Menü

Son Yazılarım



Namaz Vakti

Beni Ekleyin!



Glitter Photos

Akra FM!


Feedjit Live Blog Stats

3/4/2009 - Vefayla Kal Can

Kategori: serbest




Ayrılıklar geceye benzer. Bütün yarınlar da sabaha can!

Geceye az kaldı. Ayrılık, gelini götürmeye gelen düğün alayı gibi kapımızda. Kimler ayrılmadı ki canından.

Ayrılığı, cennetten ayrılan Hz. Adem'e sor. Tufan'da oğlunu dalgaların pençesinde bırakan Hz. Nuh’a, Yusuf'u için inleyen Hz. Yakub’a, içindeki ejderle boğuşan Züleyha'ya, yüreğinin sesini susturmak için bileğiyle dağları oyan Ferhad'a, Şems için kavrulan Mevlâna'ya, binlerce evlâdını gurbete gönderen Anadolu'ya, en çok da Resulü'nü Medine'ye gönderen o kutsal diyâra, hasılı gidenin ardından bakıp kalanlara, ocak gibi yananlara sor.
Geride kalan, hep inleyendir ana misali, can! Giden hep yârdır, ‘can’dan ‘can’dır. Her şeyi alıp götüren de ‘o’dur, götürdüklerinin iki mislini geride bırakan da...

Giderken arkada bıraktıklarına son bir kere bakıp da öyle gitmeli insan. Yaşadıklarını, paylaştıklarını gönül heybesine yerleştirmeli. Paylaşılan andır, zamandır, dönüşü olmayandır. Paylaşılan hayattır can!

Vefâlı olmalı insan. Vefânın dersini Kur'andan; âlemlerin muallimi, Gönüllerin Sultanı'ndan, O'nun nurlu ashâbından almalı.

Olmalı insan, önce kul olmalı. Olmadan evvel ölmeli, ölmeden önce olmayı tamamlamalı. Nasıl mı olmalı? Hak dostları gibi vefâ kahramanı olmalı. “Vallahi O söylüyorsa doğrudur. Ben O'nun verâların verâsından haberler getirdiğine inanıyorum.” diyen, sadakat ve vefâdan bir lâhza ayrılmayan Hz. Ebubekir gibi olmalı.

Allah Resulü’ne; “Kendisinden meleklerin bile hayâ etmekte olduğu bir kimseden ben hayâ etmeyeyim mi?” sözlerini dedirten, an-be-an bütün mahlûkâta edebiyle vefâlı olan Hz. Osman gibi olmalı.

Vurulduğunda yarasının ağırlığıyla baygın yatan, “Eğer daha ölmediyse, onu namazdan başka bir şeyle ayıltamazsınız.” sözlerinden sonra namaza çağrıldığında küheylanlar gibi “Namaz vakti mi?” diyerek yaralı bedeniyle kan revan içinde şahlanan, namaza vefâlı Hz. Ömer gibi olmalı.

“Perde-i gayb açılsa, yine de yakînim azalmaz.” diyerek, vefâsını kâinata haykıran, evliyâlar babası, yiğitlerin şâhı Hz. Ali gibi olmalı.

Vefâ, sadece ‘has’ların vasfıdır can! Nisyan -unutmak- ise ‘ham’ların... Bedene tutsak olmuş hoyratların nasibi yoktur vefâdan. Gönlümüzün kitabında; “Bize bir defa selâm vereni kıyamete kadar unutmayız.” düstûru kayıtlıdır. Biz dersimizi; “Kabrimize gelip, bir defa Fatiha okuyanlar kıyamete kadar bizimdir. İmânlarını kurtarmadan ölmesinler, ömürleri boyunca fakirlik görmesinler.” diye dua eden, hâlâ büyük bir vefayla Üsküdar'da dostlarını ağırlayan Aziz Mahmut Hüdâyî’den almışız. Nice vefâ kahramanının mânevî huzûrunda hürmetle, edeple selâma durmuşuz.

Dostlarını daima vefâ ile hatırla can! Arayan sen ol, bulan sen; tanıyan sen ol, kucaklayan yine sen. Kula vefâsı olmayanın Hakk'a vefâsı olmaz. Git ki, vefanın ter ü tâze hüküm sürdüğü yeni bir hayata başla... Haydi daha fazla durma karşımda. Kurşun gibi bir anda al, ellerini benden. Su gibi aksın ellerin ellerimden.

Yüreğini yüreğimde, gözlerini gözlerimde bırak da git. Beklemeden, bir kelime bile etmeden git. Canımı canımdan kopar da git.

Giderken son bir defa Hakk'ın selâmını esirgeme benden. Arkada kalanın gözü yaşlı olur, yüreği yufka, gönlü ince. Ben, içimdeki korla, bağrımdaki volkanla, öylece dağ gibi arkanda kalayım. Yapayalnız hecelerde kaybolan ben olayım. Sen sağlam adımlarla yarınlara yürürken, yıkılan ben olayım.
Gülen sen ol, ağlayan ben. Yeşeren sen ol, sulayan ben. Bana saplansın paslı mızrakların ucu, sana dokunmasın. En çılgın isyanlarını, savaşlarını, sırlarını gittiğin diyarlara götürme. Kötüye dair ne varsa benim yanımda kalsın. Benim avuçlarıma bırak. Ben onları dua dua ak kanatlı kuş gibi göklere uçurayım. Benim payıma; ilâhî dergahtan, ayrılık sahillerinde anıların gönüllü bekçisi olmak düştü. Hak'tan gelene razıyım.

Sen geçmişi bana bırak can!

Vefa nedir, bilir misin? Vefâ arkanda bıraktığını, giderken yaktığını yabana atmamandır. Vefâ; dostluğun asaletine, bir dua sonrası verilen sözlere, hayallere ihanet katmamandır. Vefâ; ötelerin sonsuz mükafatı karşısında, cehennemi hafife almaman, ulvi güzellikleri dünyaya satmamandır.
Şimdi ayrılık vakti can! Gecenin en karanlık vakti. Vaktin Yaratıcısı, az sonra geceden gündüzü doğuracak. Vakit gitme vakti, bizden aldıklarını gitmesi gereken yerlere iletme vakti...

Al can! Bu heybe senin. Sol yanımdan bir parça kopardım senin için; tâ özümden, tâ közümden...

Birazdan sabah olacak; yağmur yağacak... Ardından gökkuşağı, sonra güneş... Sıcacık, apaydın, pırıl pırıl... Hep böyle oldu, tarihte hep karanlık yenilgiye teslim oldu, güneş kazandı.

“Birazdan son melodi çalacak,
Yıldıza, Ay’a ve İbrahim'in Rabbi'ne kasem ederim ki,
Birazdan bulutların ardından Güneş doğacak...”

Güneş bütün gecelerden güçlüdür can! Çünkü güneş vefalıdır, gizlemez sevgisini.

Vefâlıdır; en çok o getirir kâinata sevgilinin sesini, neşvesini. Yırtıp atar karanlığın kasvetli perdesini... En vefâlı delildir o sevgili adına...

Uğurlar olsun can!

Beni kışta bırakıp yeni bir diyara gittiğinde baharı bekleyeceksin. Baharı beklemek ne güzeldir, baharda toprağı parçalayan kır çiçeklerini gözlemek...
Ben de seni bir ayrılık sonrası baharı gözlerken kucağıma almıştım. Küçücük ellerinle toprağın bağrını parçaladığında karşılamıştım. Ve senin için ne çok savaşmıştım seninle.

Sen benim kır çiçeğimsin can, sen benim aşk çiçeğim. Sen benim yüreğimsin.

Vasiyetim olsun sana. Bir gün öldüğümde, kabrimi mutlaka ziyarete gel. Ama yalvarırım yalnız gelme. Baharda derlediğin yüzlerce kır çiçeğiyle gel. Ve başucumda onlara sevgiyi anlat, dostluğu, vefâyı, hakîki ‘Dost’a vefâlı olmayı anlat.

Çünkü ben kır çiçeklerinin sesinden uzak kalmaya dayanamam. Çünkü ben bir an bile tomurcuklarımdan ayrılamam. Sonra el ele tutuşup yanıbaşımda eskiden birlikte yaptığımız gibi, ince bir ezgiyle seslenin bütün insanlara. “Sevda nedir bilir misin?” diyerek, sevdayı söyleyin.

“Demet demet sevgi ellerinde
Billur billur yaş gözlerinde
Sevdan ebedî, yüreğinde,
Olmadan olmaz, bu iş olmaz
Sonra bütün bir âlemi Yunus'ça,
Sevmeden olmaz, bu iş olmaz.”

Mısralarıyla sevgisiz bu işin olmayacağını anlatın .

Hep ama hep vefâlı ol. Emanete sahip çık, atana vefâlı ol. İdealine sarıl, evlâda vefâlı ol. Ömrü hakkıyla yaşa, hayata vefâlı ol. Düşmanlıkları unut, dostuna vefâlı ol. Öfkeyi, kini unut, ruhuna vefalı ol...

Bunları unutursan; zaman maddî mânevî bütün yaralarının, dertlerinin yok olmasına vesile olur. Eğer unutmazsan, zamanla bunlar seni yok eder. Unutkanlıklar karşısında kimseyi suçlama. Sen ‘unutma’ tuzağına düşüp, unutmaman gerekenleri unutma. Unutulmaması gereken güzellikler karşısında arslan kesil kendi içinde. Âsi bir kartal gibi yırt karanlıkların çirkin yüzünü, meydan oku karanlıklara. Çılgın bir küheylan gibi vefâyla meydan oku fırtınalara...

“Yarasaların gözleri kamaşacak diye, Güneş doğmaktan vazgeçmez.”
En büyük vefâ, Hakk'a götürecek fırsatları yakalamaktır. Bulduğun her fırsatı zamanında değerlendirmektir. Sakın ha! Fırsatları kaçırıp da, Kâlû Belâ'ya vefâsız olma! “Fırsatlar bulutlar gibidir, gelir ve geçer.” Sakın ha! Fırsatları kaçırıp da, kaybetme bedbahtlığıyla yok olma.

Vasiyetim olsun:
Vefayla kal can
alinti

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

31/3/2009 - Gören Göz ve Bakan Göz

Kategori: makale


Göz, sesi cikmayan dil ve hatta ciglik kimi zaman...
Bazen ask , bazen ihtiras kimi zaman huzur ve bazen de aci okunur gözlerde...
Göz ile güzel arasinda bir iliski var..

Eskiler gozel derlermis.. Göz-el yani...Göze el veren, göze hos görünen gibi..

Güzellik gözde baslar...Göz güzeli görür önce...
Ask gözlerde baslar ve siirler gozleri betimler cogu kez...
Ahu gözlerden, zeytin gözlerden bahis acar sarkilar ve siirler...

Göz, ayeti okuyan ama önce okunandir bence...Göz hem okuyan, hem okunandir..

Göz isimli, ayetleri okumak lazim once...Göz davranisin kod numarasi...
Göz deryadir asiklara ona girip onda umman gibi kaybolmak isterler...

Göz günlün aynasi birde...Ama birde gönül gözü var...Gönüllerdeki göz yani...

Kur'an imansizlar icin sagir, dilsiz ve kör benzetmesi yapar...
Hakikati görmemek gözsüz olmak demeki...
Bakan körler. isiten sagirlar ve konusan dilsizler var bu anlamda...

Güzel gören güzel düsünür, güzel düsünen hayatindan lezzet alir der bir mutefekkir...

Güzel düsünmek ve hayattan lezzet almak güzel gören bir tasavvurla ilgili demekki...
Eylem tasavvurda basliyor...

Tasavvur yani bakis acisi hareketin rahmi adeta...
Bir mufessirin ifadesiyle cama bakan cami görür ama camdan bakan günesi görür...

Görmek icin bakmak yeterli degil demek ki...Görmek bir bilinc isi...

Görmek bir bilinc isi olmasaydi vahiy iman bilincinden yoksun olanlari kör olarak betimlermiydi?

Bakipta görememek, isitipte duyamamak ne aci...

Medya bize bakmayi ögretiyor...
Modern dünya bakan körler carsisina dönmüs...Bakiyoruz, biliyoruz, ama görmüyoruz...

Sefalete bakiyoruz, aciya bakiyoruz, masuma bakiyoruz, ama aciyi, sefili ve masumu görmekten aciziz...

Bu anlamda gören göz ile bakan göz arasinda bir fark olmali bence...
Gören göz cicek görür..
Bakan göz cicegi ot görür...

Gören göz asik olur esyaya ve onun yaraticisina...

Bakan göz, haz alir esydan ve onu tüketir ve ona köle olur cogu zaman...

Gören göz suya kaside yazar, bakan göz H2O formulüyle degerlendirir suyu...

Gören göz halden anlar, bakan göz estetikte kaybolur...
Gören göz gecenin ardinda ki sabahi görür bakan göz gecenin icinde kaybolur...

Onun icin gören göz umut dolu bakan göz karamsardir...

Gören göz haddini ve hudunu bilir...
Bakan göz kücük daglari ben yarattim perisanligi sergiler...

Gören göz hayatin ardindaki gercegin farkina varir,
bakan göz yasadigi hayata bakar ve onunla avunur...

Gören göz felaketin ardindaki hikmeti , ibreti ve illeti görür...

Bakan göz illeti hikmet ve ibretten bagimsiz degerlendirir...

Gören göz niteligin gücüne inanir ve istikbal hakli olanindir der...
Bakan göz sayilarin enkazi altinda ezilir ve cogu zaman husrana ugrar...

Gören göz vahyi dogru okur ve Allahin muradini kavrar...

Bakan göz hafiz olur ama muhafiz olamaz, ezberler ama kavrayamaz, duyar ama anlayamaz...

Görmek bir bilinc isi...Gören bir göze sahip olmak en büyük duam...

Bakan bir gözden ise Allaha siginmak lazim ...

Bilgin Erdogan
Yorum (7) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

29/3/2009 - ÜŞÜYORUM

Kategori: siir



Bir coşku var içimde bugün kıpır kıpır


Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum


Gözlerim parke parke taş duvarlarda


Açılıyor hayal pencerelerim;


Hafif bir rüzgar gibi süzülüyorum.


Kekik kokulu koyaklardan aşarak,


Güvercinler ülkesinde dolaşıyor


Bir çeşme başı arıyorum.


Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp


Mis gibi nane kokuları arasında


Ruhumu dinlemek istiyorum.


Zikre dalmış her şey cıvıl cıvıl


Güne gülümserken papatyalar


Dua gibi yükselir ümitlerim


Güneşle kol kola kırlarda koşarak


Siz peygamber çiçekleri toplarken


Ben çeşme başında uzanmak istiyorum;


Huzur dolu içimde


Ben sonsuzluğu düşünüyorum


Ey sonsuzluğun sahibi


Sana ulaşmak istiyorum.


Durun kapanmayın pencerelerim,


Güneşimi kapatmayın


Beton çok soğuk,üşüyorum.

                                                                   Muhsin Yazicioglu
Yorum (6) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

26/3/2009 - MEVLİD: DUA, MÜJDE, RÜYA…

Kategori: makale




Bir kez daha Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Kutlu Nebi’nin (sav) dünyaya merhaba dediği o dirilten iklimine girmiş bulunuyoruz. Öyle anlamlı ve bereketli günler ki bu günler, âcizane biz, “İkinci Ramazan” diyor ve aynı Ramazan heyecanı ile ihya edilmesi gerektiğinin altını çiziyoruz. Ramazan, satırlardaki Kur’an’ın doğum ayı; Rebîülevvel, hayattaki Kur’an olan, Kur’anu’n-Natık ve Kur’anu’l-Hayy/Konuşan ve yaşayan Kur’an olan Efendimiz’in (sav) doğum ayıdır. Nasıl ki, her Ramazan geldiğinde bize düşen, Kur’an ile kurmamız gereken münasebeti bir kez daha gözden geçirip, muhasebesini yapmak; eksiklerimizi gidermek ve kusurlarımızı telafi etmek ise; Rebîülevvel ayında da aynı muhasebeyi Efendimiz (sav) için yapmak ve O’nunla (sav) aramızdaki bağları daha kuvvetli bir hale getirmenin gayretini vermemiz gerekmektedir. Bunun en önemli yolu Efendimiz’i (sav) doğru ve yeterli düzeyde bilmekten, tanımaktan, anlamaktan ve kavramaktan geçmektedir. İşte biz Muhammedî kokuyu en üst düzeyde hissettiğimiz bu günlerde, o mübarek lisandan kendisini anlatan bir kutlu sözünü O’nu (sav) bilme ve tanıma noktasında bizlere bir ufuk kazandırması için aktarmak istiyoruz.

Efendimiz (sav) birçok Hadis kitabımızın ortaklaşa rivayet ettiği bir sözünde, kendi geliş sürecini şöyle ifade etmektedir: “Ben, atam İbrahim’in duası, kardeşim İsa’nın müjdesi, annem Amine’nin ise rüyasıyım.” Bu kutlu sözde Cevamiû’l-Kelim/Az söz ile çok hakikat beyan etme özelliğinin sahibi olan Efendimiz, (sav) o kadar önemli ve çokça mesajı bizlere duyurur ki, sayfalar dolusu yazı kaleme alsak yinede hepsini anlatamayacağımız bir durum ile karşı karşıyayız. Ama yinede bu kutlu sözdeki mesajları birkaç cümle ile özetlemeye çalışalım.

— Hz. İbrahim’in Duası: Hz. İbrahim, (as) İslam milletinin iman atasıdır. Böyle olduğu gibi Efendimiz’in (sav) nesep yönü ile de atasıdır. Çünkü Efendimiz (sav) Hz. İsmail’in soyundan gelmektedir. Hz. İbrahim’in Efendimiz’e nasıl bir dua ettiğini biz bizzat Kur’an’dan öğreniyoruz. Hz. İbrahim, oğlu Hz. İsmail ile birlikte Kâbe’nin duvarlarını yükseltirken, yüreğinin ta derinliklerinden kopup gelen bir sızı ile Allah’tan (c.c.) şunu istiyordu: “Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden senin ayetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir elçi gönder. Çünkü üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin.” (Bakara, 129)

Bir dua düşünün ki, o duayı dillendiren Hz. İbrahim, duaya âmin diyen başta Hz. İsmail olmak üzere tüm varlık âlemi, yapılan yer Kâbe, yapılan zaman ise onun temellerinin yükseltildiği an olsun; o dua ilahi dergâhta kabul görmez mi? Nasıl kabul edildiğini biz yine Kur’an’dan, hem de aynı sürenin 151. ayetinden öğreniyoruz.

İşte Efendimiz (sav) “Ben atam İbrahim’in duasıyım” dediği zaman, tüm bu hakikatleri bilerek bu haberi bizlere bildiriyordu.

— Hz. İsa’nın Müjdesi: Peygamberlik ailesinin Efendimiz’den önceki son halkası olan Hz. İsa, (as) kendinden sonra gelecek olan peygamberi insanlığa müjdeleyen bir elçi idi. Bu müjdenin nasıl olduğuna dair hem Kur’an’dan, hem de tahrif olmasına rağmen eldeki İncil metinlerinden birçok iz bulmak mümkündür. Zaten İncil, kelime anlamı olarak “müjde” demektir. Her ne kadar Hıristiyan dünyası buradaki müjdenin ne olduğuna dair farklı yorumlarda bulunsalar da, o müjdenin Efendimiz (sav) olduğuna dair delil, bizzat İncil’in kendisidir. Mesela; şu an elimizde bulunan İncil metninin Yuhanna Kitabının 15. babının 14. ayeti şöyledir: “İsa diyor ki: Eğer siz beni seviyorsanız benim tavsiyelerimi ezberleyiniz ve ben pederden, ebediyen beraberinizde sabit kalacak diğer bir Faraklit vermesini dileyeyim.” 

Ayette geçen Faraklit ifadesi; “Allah’a çok hamd eden, öven ve övülen, yani Ahmed” anlamına gelmektedir. Bugün İncil tefsirlerinde bile bu kelimenin karşılığı Hammad ve Hamid olarak verilir.  

Bir örnek daha vermek gerekirse, Yuhanna Kitabının 14. babının 30. ayetini verebiliriz. Bu ayette şöyledir: “Mesih şöyle dedi: Artık ben sizinle söyleşemem. Çünkü âlemin reisi geliyor. Bende asla onun nesnesi yoktur.” Kimdir sizce âlemin reisi? O’ndan başka reis, O’ndan başka sultan mı var?

Kur’an’da ki, Hz. İsa’nın dili ile âleme haykırılan müjdeye gelince, bu konuda da Saf Sûresinin 6. ayeti çok açık bir ifade ile bu hakikati duyurmaktadır: “Hatırla Meryem oğlu İsa şöyle demişti:  Ey İsrail oğulları! Haberiniz olsun ki ben size Allah’ın gönderdiği bir Resulüm. Ben, benden önceki Tevrat’ı tasdik edici ve benden sonra gelecek olan Resulün de müjdecisi olarak gönderildim. Unutmayın ki o elçinin adı Ahmed’dir.” İşte Efendimiz’e (sav) “Kardeşim İsa’nın müjdesiyim” dedirten bu ilahi bilgilerdi.

— Amine’nin Rüyası: Annelerin en güzeli olan Amine validemiz, hamilelik döneminde şöyle bir rüya görmüştü: “İçinden çıkan bir nur önce Şam saraylarını, sonra tüm toprakları aydınlatıyordu.” Sadece 6 yaşına kadar annesinin yanında kalacak olan Efendimiz (sav) bu rüyayı bizzat annesinden dinlemiş, her peygamber annesinin böyle rüyalar gördüğünü de beyan etmişti.

O Muhammedî Nur halen âlemi aydınlatmaya devam ediyor. Zaten Kur’an O’na (sav) Siracen-Münîr/Nur saçan bir kandil demiyor mu? Miladi 6. yüzyılda âleme merhaba diyen Kutlu Nebi (sav) o günden bu tarafa, bu günden son güne, en berrak edası ve en gür sedası ile âleme nur saçıyor.

Peki, neden dünya halen bu Nebevî ışıktan ve ısıdan hakkı ile istifade edemez? Tanıyan sever; tanımayan ve tatmayan ne bilsin?

M.Emin Yildirim

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

26/3/2009 - Insan Anatomisi

Kategori: serbest
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

20/3/2009 - Kur'an'ın İşaretiyle Müslüman Olan Avustralyalı

Kategori: guncel
Terörist bir din olarak bildiği İslam'ı diğer dinleri araştırdıktan sonra seçen Avustralyalı genç Rubin, Kur’an’ın kendisini nasıl hidayete erdirdiğini anlatıyor. Kendisini dinleyenleri üslubuyla güldüren Rubin, Müslüman olma hikayesini bir stand-up'çı gibi anlatıyor.

 Şu anda video paylaşım sitelerinde izlenme rekorları kıran bir video dolaşıyor. Videoda Avusturalyalı Rubin değişik dinleri araştırdıktan sonra nasıl Müslüman olduğunu anlatıyor.

Kur'an'ın hidayet veren bir kitap oluşunun izlerinin görüldüğü video, izlenmeye değer. Üniversitenin ilk yılında anne-babasının ayrıldığını, köpeğinin öldüğünü ve bundan dolayı zor bir dönem geçirdiğini anlatan Rubin, daha sonra Hıristiyanlıktan başlayarak, Yahudilik, Hinduizm ve Budizm'i araştırdığını ifade ediyor... Standapçıları aratmayacak şekilde Müslüman olma hikayesini anlatan Rubin, İslam'a yönelik önyargısını ve camiye düşen yolunu dinleyenleri kahkahalara boğan bir üslupla anlatıyor. Müslüman olduktan sonra Ebu Bekir ismini alan genç, İslam Dinini seçmek için evinde oluşturduğu atmosferden bahsediyor ve Allah'tan varlığını göstermesi için çok küçük de olsa bir işaret bekliyor... Ancak o beklediği işaret bir türlü gelmiyor ve bundan rahatsız olduğunu anlatıyor.

Daha sonra tekrar Kur'an-ı Kerim okumaya başlayan Genç, aradığı işareti ilk okuduğu ayette buluyor... Avustralyalı gencin İslam dinini seçme hikayesini anlatırken güldüren ve bir o kadar da düşündüren videosu;

Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

20/3/2009 - Sıkı tut yüreğini..

Kategori: serbest

Image Hosted by ImageShack.us

Düşmek; bazen bir daha kalkamamaktır.

Bazen de, daha iyi kalkmak toparlanmak, eskisinden daha diri olmaktır ruh için.Elbet beden düşecek toprağa tıpkı bir yaprak gibi.

Bir kıvılcım gibi söner bedenler.Elbet bedenler toprak olur.
Ya düşen yürekse ve ruhumuzsa ne olur?

Yaşamın pırıltılarında esir ettiğimiz sımsıkı tutamadığımız yüreğimiz ne olur,ah yürekler ne olur?

Tutabilmek hayatı ve tutunabilmek biryerlere... Sımsıkı tut yüreğini ki tutundum diyebildiğin birşeyin olsun. Her insanın en çok aşina olduğu kadar bir o kadar uzak olduğu menzil değilmidir yüreğimiz ?

Ne kadar ara verirse versin insan, birşeye ara vermemeli; yüreğine. Onu hep sıkıca tutmalı ve tutunacak bir yer, bir liman aradığında içinde bulmalı onu,
coşturmalı değil mi çağlayanları?
Açtırmalı tüm lalelezarları yüreğinde.

Sıkı tut yüreğini hem de sımkısı kaçmasın .

Niye sıkılıyoruz ki ?
Neden hezeyanlar neden yüreğimizde med-cezirler ?
Galiba tutamıyoruz/tutunamıyoruz, hiç bitmiyor yürek fırtınası.
Ümitler saklıyorum içimde ve de son nefese kadar saklayacağım.

Ümit o ki; hiçbir çile ve zorluk ruhu yıpratmasın, yolundan alıkoymasın.

Bedenimiz elbet eskir, pörsür. Ya ümitlerimiz, hayallerimiz ve tabi ki sıkı sıkı sardığımız, sarıldığımız yüreğimiz?

Sıkı tut yüreğini;
Çık onunla çimenler üzerine.
Katıl sende hayallerindeki mavi turlara
Dal seyrine sevgilinin gözlerinde maviyle tüllenen enginlere...
Koş işte yüreğinle tut ellerinden, yürüt onu çocuklar gibi...
Seherlerle uyan, yalvar Allah`a en güzel esmalarla ve içten dualarla.
İlahi mesajlarla açılsın kalp barajların.
Potansiyele dönüşsün içindeki tutkuların, arzuların...
Dostlarla ol,dost ol herkese ve herşeye.
Sevgiliyle ve en sevgiliyle muhabbetler et.
Yüreğinin çare-i yeganesine hem dem ol.
Mideni düşündüğün kadar onu da düşün, besle büyüt en lahuti manalarla.

Yorgunluk ,dermansızlık belirir çoğu zaman.Düşünemez insan, farkedemez neyi kaybettiğini ve kaybederken neleri yitirdiğini...

Ruhu sıkı tutmalı ki, düşmesin!
Mühim olan o çünkü...

Ve bir papatyanın düşen yaprakları sana "düştüm,düşmedim" der gibi :
Ben seni tutuyorum düşmeyesin diye, sönmez ümitler dolduruyorum içime…
Pörsümez sevinçler, dipdiri hayallerle...


Ne de olsa benim yüreğimsin, yine de söküp atamam seni!
Sıkıca tutarım düşürmem seni...
Biliyorsun sen benim kıymetlimsin.


Sımsıkı tut yüreğini ki; düşmesin !

Ve sımsıkı sar ki onu; fazla üşümesin... 

Rabia Nazik Kaya
   

Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->



ARARIM - OMER KARAOGLU

Menü

Kategorilerim

Arkadaşlarım

Bağlantılarım



Dareyn Dergisi


Sayaç


counter
counter

Site tasarım

Tüm hakları 2007 - 2008 Mnelam © ’a aittir.