Menü

Son Yazılarım



Namaz Vakti

Beni Ekleyin!



Glitter Photos

Akra FM!



31/3/2009 - Gören Göz ve Bakan Göz

Kategori: makale


Göz, sesi cikmayan dil ve hatta ciglik kimi zaman...
Bazen ask , bazen ihtiras kimi zaman huzur ve bazen de aci okunur gözlerde...
Göz ile güzel arasinda bir iliski var..

Eskiler gozel derlermis.. Göz-el yani...Göze el veren, göze hos görünen gibi..

Güzellik gözde baslar...Göz güzeli görür önce...
Ask gözlerde baslar ve siirler gozleri betimler cogu kez...
Ahu gözlerden, zeytin gözlerden bahis acar sarkilar ve siirler...

Göz, ayeti okuyan ama önce okunandir bence...Göz hem okuyan, hem okunandir..

Göz isimli, ayetleri okumak lazim once...Göz davranisin kod numarasi...
Göz deryadir asiklara ona girip onda umman gibi kaybolmak isterler...

Göz günlün aynasi birde...Ama birde gönül gözü var...Gönüllerdeki göz yani...

Kur'an imansizlar icin sagir, dilsiz ve kör benzetmesi yapar...
Hakikati görmemek gözsüz olmak demeki...
Bakan körler. isiten sagirlar ve konusan dilsizler var bu anlamda...

Güzel gören güzel düsünür, güzel düsünen hayatindan lezzet alir der bir mutefekkir...

Güzel düsünmek ve hayattan lezzet almak güzel gören bir tasavvurla ilgili demekki...
Eylem tasavvurda basliyor...

Tasavvur yani bakis acisi hareketin rahmi adeta...
Bir mufessirin ifadesiyle cama bakan cami görür ama camdan bakan günesi görür...

Görmek icin bakmak yeterli degil demek ki...Görmek bir bilinc isi...

Görmek bir bilinc isi olmasaydi vahiy iman bilincinden yoksun olanlari kör olarak betimlermiydi?

Bakipta görememek, isitipte duyamamak ne aci...

Medya bize bakmayi ögretiyor...
Modern dünya bakan körler carsisina dönmüs...Bakiyoruz, biliyoruz, ama görmüyoruz...

Sefalete bakiyoruz, aciya bakiyoruz, masuma bakiyoruz, ama aciyi, sefili ve masumu görmekten aciziz...

Bu anlamda gören göz ile bakan göz arasinda bir fark olmali bence...
Gören göz cicek görür..
Bakan göz cicegi ot görür...

Gören göz asik olur esyaya ve onun yaraticisina...

Bakan göz, haz alir esydan ve onu tüketir ve ona köle olur cogu zaman...

Gören göz suya kaside yazar, bakan göz H2O formulüyle degerlendirir suyu...

Gören göz halden anlar, bakan göz estetikte kaybolur...
Gören göz gecenin ardinda ki sabahi görür bakan göz gecenin icinde kaybolur...

Onun icin gören göz umut dolu bakan göz karamsardir...

Gören göz haddini ve hudunu bilir...
Bakan göz kücük daglari ben yarattim perisanligi sergiler...

Gören göz hayatin ardindaki gercegin farkina varir,
bakan göz yasadigi hayata bakar ve onunla avunur...

Gören göz felaketin ardindaki hikmeti , ibreti ve illeti görür...

Bakan göz illeti hikmet ve ibretten bagimsiz degerlendirir...

Gören göz niteligin gücüne inanir ve istikbal hakli olanindir der...
Bakan göz sayilarin enkazi altinda ezilir ve cogu zaman husrana ugrar...

Gören göz vahyi dogru okur ve Allahin muradini kavrar...

Bakan göz hafiz olur ama muhafiz olamaz, ezberler ama kavrayamaz, duyar ama anlayamaz...

Görmek bir bilinc isi...Gören bir göze sahip olmak en büyük duam...

Bakan bir gözden ise Allaha siginmak lazim ...

Bilgin Erdogan
Yorum (7) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

26/3/2009 - MEVLİD: DUA, MÜJDE, RÜYA…

Kategori: makale




Bir kez daha Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Kutlu Nebi’nin (sav) dünyaya merhaba dediği o dirilten iklimine girmiş bulunuyoruz. Öyle anlamlı ve bereketli günler ki bu günler, âcizane biz, “İkinci Ramazan” diyor ve aynı Ramazan heyecanı ile ihya edilmesi gerektiğinin altını çiziyoruz. Ramazan, satırlardaki Kur’an’ın doğum ayı; Rebîülevvel, hayattaki Kur’an olan, Kur’anu’n-Natık ve Kur’anu’l-Hayy/Konuşan ve yaşayan Kur’an olan Efendimiz’in (sav) doğum ayıdır. Nasıl ki, her Ramazan geldiğinde bize düşen, Kur’an ile kurmamız gereken münasebeti bir kez daha gözden geçirip, muhasebesini yapmak; eksiklerimizi gidermek ve kusurlarımızı telafi etmek ise; Rebîülevvel ayında da aynı muhasebeyi Efendimiz (sav) için yapmak ve O’nunla (sav) aramızdaki bağları daha kuvvetli bir hale getirmenin gayretini vermemiz gerekmektedir. Bunun en önemli yolu Efendimiz’i (sav) doğru ve yeterli düzeyde bilmekten, tanımaktan, anlamaktan ve kavramaktan geçmektedir. İşte biz Muhammedî kokuyu en üst düzeyde hissettiğimiz bu günlerde, o mübarek lisandan kendisini anlatan bir kutlu sözünü O’nu (sav) bilme ve tanıma noktasında bizlere bir ufuk kazandırması için aktarmak istiyoruz.

Efendimiz (sav) birçok Hadis kitabımızın ortaklaşa rivayet ettiği bir sözünde, kendi geliş sürecini şöyle ifade etmektedir: “Ben, atam İbrahim’in duası, kardeşim İsa’nın müjdesi, annem Amine’nin ise rüyasıyım.” Bu kutlu sözde Cevamiû’l-Kelim/Az söz ile çok hakikat beyan etme özelliğinin sahibi olan Efendimiz, (sav) o kadar önemli ve çokça mesajı bizlere duyurur ki, sayfalar dolusu yazı kaleme alsak yinede hepsini anlatamayacağımız bir durum ile karşı karşıyayız. Ama yinede bu kutlu sözdeki mesajları birkaç cümle ile özetlemeye çalışalım.

— Hz. İbrahim’in Duası: Hz. İbrahim, (as) İslam milletinin iman atasıdır. Böyle olduğu gibi Efendimiz’in (sav) nesep yönü ile de atasıdır. Çünkü Efendimiz (sav) Hz. İsmail’in soyundan gelmektedir. Hz. İbrahim’in Efendimiz’e nasıl bir dua ettiğini biz bizzat Kur’an’dan öğreniyoruz. Hz. İbrahim, oğlu Hz. İsmail ile birlikte Kâbe’nin duvarlarını yükseltirken, yüreğinin ta derinliklerinden kopup gelen bir sızı ile Allah’tan (c.c.) şunu istiyordu: “Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden senin ayetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir elçi gönder. Çünkü üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin.” (Bakara, 129)

Bir dua düşünün ki, o duayı dillendiren Hz. İbrahim, duaya âmin diyen başta Hz. İsmail olmak üzere tüm varlık âlemi, yapılan yer Kâbe, yapılan zaman ise onun temellerinin yükseltildiği an olsun; o dua ilahi dergâhta kabul görmez mi? Nasıl kabul edildiğini biz yine Kur’an’dan, hem de aynı sürenin 151. ayetinden öğreniyoruz.

İşte Efendimiz (sav) “Ben atam İbrahim’in duasıyım” dediği zaman, tüm bu hakikatleri bilerek bu haberi bizlere bildiriyordu.

— Hz. İsa’nın Müjdesi: Peygamberlik ailesinin Efendimiz’den önceki son halkası olan Hz. İsa, (as) kendinden sonra gelecek olan peygamberi insanlığa müjdeleyen bir elçi idi. Bu müjdenin nasıl olduğuna dair hem Kur’an’dan, hem de tahrif olmasına rağmen eldeki İncil metinlerinden birçok iz bulmak mümkündür. Zaten İncil, kelime anlamı olarak “müjde” demektir. Her ne kadar Hıristiyan dünyası buradaki müjdenin ne olduğuna dair farklı yorumlarda bulunsalar da, o müjdenin Efendimiz (sav) olduğuna dair delil, bizzat İncil’in kendisidir. Mesela; şu an elimizde bulunan İncil metninin Yuhanna Kitabının 15. babının 14. ayeti şöyledir: “İsa diyor ki: Eğer siz beni seviyorsanız benim tavsiyelerimi ezberleyiniz ve ben pederden, ebediyen beraberinizde sabit kalacak diğer bir Faraklit vermesini dileyeyim.” 

Ayette geçen Faraklit ifadesi; “Allah’a çok hamd eden, öven ve övülen, yani Ahmed” anlamına gelmektedir. Bugün İncil tefsirlerinde bile bu kelimenin karşılığı Hammad ve Hamid olarak verilir.  

Bir örnek daha vermek gerekirse, Yuhanna Kitabının 14. babının 30. ayetini verebiliriz. Bu ayette şöyledir: “Mesih şöyle dedi: Artık ben sizinle söyleşemem. Çünkü âlemin reisi geliyor. Bende asla onun nesnesi yoktur.” Kimdir sizce âlemin reisi? O’ndan başka reis, O’ndan başka sultan mı var?

Kur’an’da ki, Hz. İsa’nın dili ile âleme haykırılan müjdeye gelince, bu konuda da Saf Sûresinin 6. ayeti çok açık bir ifade ile bu hakikati duyurmaktadır: “Hatırla Meryem oğlu İsa şöyle demişti:  Ey İsrail oğulları! Haberiniz olsun ki ben size Allah’ın gönderdiği bir Resulüm. Ben, benden önceki Tevrat’ı tasdik edici ve benden sonra gelecek olan Resulün de müjdecisi olarak gönderildim. Unutmayın ki o elçinin adı Ahmed’dir.” İşte Efendimiz’e (sav) “Kardeşim İsa’nın müjdesiyim” dedirten bu ilahi bilgilerdi.

— Amine’nin Rüyası: Annelerin en güzeli olan Amine validemiz, hamilelik döneminde şöyle bir rüya görmüştü: “İçinden çıkan bir nur önce Şam saraylarını, sonra tüm toprakları aydınlatıyordu.” Sadece 6 yaşına kadar annesinin yanında kalacak olan Efendimiz (sav) bu rüyayı bizzat annesinden dinlemiş, her peygamber annesinin böyle rüyalar gördüğünü de beyan etmişti.

O Muhammedî Nur halen âlemi aydınlatmaya devam ediyor. Zaten Kur’an O’na (sav) Siracen-Münîr/Nur saçan bir kandil demiyor mu? Miladi 6. yüzyılda âleme merhaba diyen Kutlu Nebi (sav) o günden bu tarafa, bu günden son güne, en berrak edası ve en gür sedası ile âleme nur saçıyor.

Peki, neden dünya halen bu Nebevî ışıktan ve ısıdan hakkı ile istifade edemez? Tanıyan sever; tanımayan ve tatmayan ne bilsin?

M.Emin Yildirim

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

15/3/2009 - Bir Tevhid eylemi olarak; Namaz

Kategori: makale

namaz duadır resimleri

Bir tevhid eylemi olan namaz, müminleri pasif nesneler değil, aktif özneler kılar. Kur'ân'da, namazın hayata müdahalesine örnek gösterilen Hz. Şuayb'ın kıldığı gibi bir namaz (Hûd/87), müminleri dünyadan el-etek çektirmez, aksine onları zulme, şirke ve küfre karşı mücadeleye sevkeden bir dinamizm, bir direniş ve bir diriliş kaynağı olur. 
 

Bir Tevhid eylemi olarak; Namaz

"Allah'tan başka ilâh yoktur, Muhammed de O'nun elçisidir" esasına dayanan tevhîd inancı, namazla eyleme dönüşür. İslâm'ın ilk şartı tevhîd'e îman, ikincisi ise namazdır. Namaz, İslâm'da ilk farz kılınan ibadettir.

İslam'da en faziletli, en kapsamlı ibadet namazdır: Allah'ı tesbih ve tekbir etmek, O'na kulluğunu arzedip hamd ve şükürde bulunmak, tevbe ve istiğfar etmek, O'ndan yardım dilemek, O'na duâ ve niyaz etmek, yalvarmak, yakarmak, O'nu anmak, zikretmek; bütün bunlar namazda toplanmıştır. Hep kıyam halinde Allah'ı zikreden dağların, O'na rükû halinde kulluk eden hayvanların, secde halinde gıdalarını yerden alan ağaç köklerinin ibadetlerini ve yine kıyam, rükû ve secde halindeki meleklerin ibadetlerini namaz sembolize eder.

Peygamberimizin (sav) 'Dinin direği', 'Müminin miracı', 'Cennetin anahtarı', 'Gözümün nuru' olarak tanımladığı namaz, İslâm'ın olmazsa olmazıdır.

Kur'ân, kasten namaz kılmayanların cehenneme gireceklerini söyler: "Sizi cehenneme sevk eden nedir? Derler ki: Namaz kılanlardan değildik!" (Müddessir 42-43)

Her namaz bir inkılâptır!
Namaz müminlere vakitli olarak farz kılınmıştır (Nisa/103) ve günde beş vakit (sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı) eda edilir. Hayatın hızlı koşusu içinde Allah'ı, ahireti, ölümü, görev ve sorumluluklarını unutan insan günde beş kez namazla kulluğunu hatırlar ve yeniden dirilir. Her namaz bir inkılâptır, diriliştir; kul onunla şirk batağından tevhid atmosferine, geçici dünya zevklerinden ebedi ahiret lezzetlerine, şeytanî etki alanından ilahî huzur iklimine geçer.

Bu değişim süreci ezan ve abdestle başlar: Tevhid akîdesini en özlü cümlelerle haykıran ezanla namaza ve kurtuluşa çağrılan mümin, abdest alarak etrafını kuşatan şeytânî çemberi yarmaya ve arınmaya yönelir; maddi-manevi kirlerden temizlenir: "Allah sizi temizlemek ve size olan nimetini tamamlamak ister." (Maide/6) Abdest sadece vücudu kirlerden, pis ve paslardan temizlemekle kalmaz, aynı zamanda iç dünyayı da arındırır. Mümin, her âzâsını yıkarken eliyle, ağzıyla, diliyle, gözüyle, kulağıyla, ayaklarıyla bilerek-bilmeyerek yaptığı tüm günahlara tevbe edip vazgeçmeye karar verir.

Namaz, insanı diğer kıblelerden alıkoyar!
Tertemiz bir kalp, tertemiz bir beden ve elbise ile Allah'ın huzuruna çıkan kul, yönünü kıbleye yani Kâbe'ye döner. Allah'ın evi olan Kâbe'ye yönelen mümin, kalbini ve düşüncelerini Allah'a odaklar; diğer kıblelerden, anlam ve değerlerden yüz çevirir. Herkesin bir kıblesi vardır (Bakara/148). Yüzünü Kâbe'ye döndüğü halde özünde başka varlık ve değerleri kıble edinenler, gerçekte istikbâl-i kıble yapmış olmazlar.

Namaza başlarken niyeti kalple yapmak esastır; farkında olmadan söylenen cümleler gerçek niyet olamaz. Gerçek niyet, Allah rızası için namaza durduğunun şuurunda olmaktır.

Ellerini kaldırıp 'Allâhu ekber' diyen mümin, artık dünyayı, dünyevî düşünce ve kaygıları elinin tersi ile geriye atıp kalbini yüce Allah'a bağlar. Sübhaneke duâsını okuyup Allah'ı hamd ile tesbih eder, ismini yüceltir ve O'ndan başka ilah olmadığını ikrar eder.

Namazda, her rekâtında Fatiha okumak başta olmak üzere, Allah'ın âyetleri kıraat edilir.

"Kur'ân okumak istediğinde kovulmuş şeytandan Allah'a sığın!" (Nahl/98)

Şeytanın vesvesesinden Allah'a sığınan kul, E'ûzü bi'llâhi min'eş-şeytân'ir-racîm der ve besmele çekerek önce Fatiha'yı, sonra Kur'ân'dan kolayına geleni (Müzzemmil/20) okur. Her namazın her rekâtında Fâtiha'yı okuyan kul, Yaratan'ıyla "kulluk sözleşmesi"ni yeniler. Âlemlerin Rabbi, Rahmân ve Rahîm olan Allah'a Ahiret Günü'nde hesap vereceğini bilerek, kendi adına ve müminler adına söz verir: "Yalnız Sana kulluk eder, yalnız Senden yardım dileriz." Sonra, doğru yolda olmak, nimete kavuşmak ve azaptan kurtulmak için Allah'tan yardım diler: "Yâ Rab! Bizi, Dosdoğru Yola hidayet eyle! O yol, kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoludur; gazaba uğrayanların, sapıkların, dalâlette olanların değil." Âmin!

Hz. Ali (ra): "Kendisinde anlayış ve idrakin bulunmadığı hiçbir ibadette ve kendisinde tedebbürün (düşünmenin) bulunmadığı hiçbir kıraatte hayır yoktur." der!

O halde, namazda okunan ayet, sure ve dualar anlaşılmalı, hissedilmeli ve düşünülmelidir. Yoksa o kutlu ifadeler birer tekrardan ibaret kalır.

Kıyâm
Mümin, sadece namazda okuduklarıyla değil beden dili ile de kulluğunu ifade eder: Rabbinin huzurunda huşû ile el-pençe divan duran kul, bu kıyâmın aynı zamanda sahte tanrılara karşı bir başkaldırı anlamına geldiğini bilmelidir.

Rükû
Allah'a boyun eğip teslim olmayı ifade eden rükû ile kul, sadece O'nun karşısında eğildiğini; O'ndan başka hiçbir otoriteye boyun eğmeyeceğini ilân eder: "Sübhâne Rabbiy'el-Azîm: Azamet sahibi Rabbimi yüceltir, O'nu noksan sıfatlardan uzak bilirim."

Secde
Secde ise, ibadetin, itaatin ve de özgürlüğün zirvesidir: "Secde et ve (Rabbine) yaklaş" (Alak /19). Secde eden kul, Rabbini sonsuz yüceltip tesbîh ederken, kendi acizliğini, hiçliğini itiraf eder. O'ndan başka hiçbir varlığın karşısında yere kapanmayacağını îlân eder: "Sübhâne Rabbiy'el-A'lâ: Yüceler yücesi Rabbimi tesbîh ederim." İki kez secde ise, topraktan gelip tekrar toprağa dönüşü ifade eder.

Kıyâm, rükû ve secde basamaklarını geçen mümin teşehhüdde, Hz.Muhammed (sav)'ın miraçta Rabbi ile aracısız sohbet etmesi gibi, doğrudan Yaratan'ına kalbini açıp kulluğunu arz eder: Tahiyye, tayyibe ve salevâtı Allah'a; selâmı, rahmeti ve bereketi de Nebî'ye ve O'nun adına salihlere sunar. Tevhid inancını bir kez daha tekrarlar. Rasûl'e ve âline salât u selamdan sonra annesine, babasına ve tüm müminlere hayırlar ve esenlikler diler; cehennemden korunmayı diler, kendisinin ve zürriyetinin dosdoğru ve sürekli namaz kılanlardan olmasını diler, diler de diler...

Nihâyet 'es-Selâmü aleyküm ve rahmetullah' diyerek sağında ve solundakilere, tüm inananlara, salihlere, meleklere selâm verir; böylece namaz biter ama duâ, niyâz, hamd, tekbîr, tesbîh, zikir, fikir... Bitmez; zira bu müminin hayat tarzıdır.

Namaz, bir Tevhid eylemidir!
Bir tevhid eylemi olan namaz, müminleri pasif nesneler değil, aktif özneler kılar. Kur'ân'da, namazın hayata müdahalesine örnek gösterilen Hz.Şuayb'ın kıldığı gibi bir namaz (Hûd/87), müminleri dünyadan el-etek çektirmez, aksine onları zulme, şirke ve küfre karşı mücadeleye sevkeden bir dinamizm, bir direniş ve bir diriliş kaynağı olur.

Gerçek şu ki, Resulullah'ın (sav) gerçekleştirdiği muazzam İslâm inkılâbı bir anlamda "namaz inkılâbı"dır. Hz. Şuayb (as) ve tüm peygamberler, Tevhid mücadelelerinin odağına namazı yerleştirdiler. O kutlu elçiler (as) ve Tevhîd silsilesinin son halkası olan Son Elçi (sav), insanları Tevhîd akîdesine yani "Allah merkezli" bir hayata davet ederken; onlara önce Allah'ı birlemeyi, hemen ardından da bunun ispatı anlamına gelen ibadeti /namazı emrettiler.

Yirmi üç yılda gerçekleşen kutlu İslâm inkılâbının ilk adımı da kuşkusuz, kelime-i tevhîddi. Bu kabulün hemen ardından ise namaz geliyordu. Tevhîd akîdesini kabul ve ilan edenlerin hayatlarındaki en önemli değişiklik, "müminin alâmet-i fârikası" olan namazdı. İslâm'ın beş esasından oruç, zekât ve hac; hicretin ikinci ve sonraki yıllarında farz kılındığı gibi, bazı emir ve yasaklar da (içki yasağı ve başörtüsü emri gibi) hicretin dördüncü ve sonraki yıllarında geldi. Demek ki; Tevhîd'in hakikatini kavrayan ilk nesiller, Kur'ân'la ve namazla imanlarını diri tuttular, direnişlerini sürdürdüler, kemâl merdivenini tırmandılar; ne zaman ki, oruç, zekât, hac, örtü... Emri geldi veya içki, kumar... Yasağı geldi, "semi'nâ ve eta'nâ" (işittik ve itaat ettik) bilinci ile gelen emir ve yasakları tereddütsüz uyguladılar.

İşte, onlara bu teslimiyet bilincini ve kararlılık duygusunu kazandıran, onları ilmek ilmek inşa eden ibadet namazdı. Kısaca İslam İnkılâbı, vaktinde ve cemaat halinde huşû ile kılınan namazlarla gerçekleşti.

Abdullah Yıldız
 

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

12/3/2009 - Ya Renkler Olmasaydı?

Kategori: makale


RENKSİZ BİR dünya olsaydı yaşadığımız mekan, her şey tek renk üzerine.. Nasıl olurdu yaşam hiç düşündünüz mü? Son zamanlarda uzun uzun düşündüm ben.. Tek düzeliği ve renksizliği düşündüm. Renksizlik ve zamansızlık üzerine yordum zihnimi.

Renkler hayatın vazgeçilmezlerinden zannımca. Yaratılmış her şey Yaratan’dan ötürü zaten güzel. Aynen öylede yaratılan bütün renklerde özel. Siyah olmasa beyazın kıymeti bilinmezdi. Kırmızı olmasa, yeşil tek başına güzelliğini sergileyemezdi. Renkler kadar birbirine tezat duygularda özel. Özlem olmasa vuslatların kıymeti bilinmezdi. Gözyaşları olmasa, gözlerimizden süzülen, dudaklarımızdaki tebessümlerin ne anlamı kalırdı?

Yaratılmış her şey diğer tezadı ile dengede.. Mıknatıslarda dahi kuzey güneyi çeker. İki aynı kutup birbirini iter. Gökyüzünün mavisini yitirdiğini evrendeki tüm renklerin birbirine karışıp neticede alelade bir gri rengin tüm dünyaya hakim olduğunu hayal edin lütfen.

Yiyeceklerin çekici renklerini silin gözlerinizden.. Afiyetle içtiğiniz çorba ile tabağınızın, tabak ile kaşığınızın hatta elinizin, kaşınızın aynı renk olduğunu düşünün. Sevdiğiniz insanı nasıl ayır ederdiniz diğer hemcinslerinden? Ya beslenme nasıl olurdu? Çiçeğin kokusunu duyabilmek ama rengini görememek ne kadar tatmin ederdi bizi?

Evren içinde pekte dikkate değer bulmadığımız bu küçük ayrıntıyı yitirdiğimizi düşünelim bir anlığına.. Yitirilen birçok güzellik gibi nasılda büyürdü gerekliliği gözümüzde. Denizin, bulutların ve gökyüzünün rengi aynı, balıkların rengi aynı.. Her şey tek düze ve hep aynı. Sonsuzluğa aşık insanoğlu için ızdırap dolu olurdu yaşam.. Oysa dünya öyle güzel renklerle donatılmış ve bu minik “renk” dediğimiz detaya öyle güzel vazifeler yüklenmiş ki. İnsanın sadece renkler için dahi her gün şükür namazı kılası geliyor.

Renklerin kullanılış ustalığı da, sihirli renkler dünyasının başka bir muamması. Öyle ki, karpuzun rengi kırmızı.. zamanımızın araştırmaları insanların kırmızı rengini daha çok tükettiğini kanıtlıyor ve yazın en kavuran sıcaklarında merhametlilerin en merhametlisi olan Rabbimiz Allah, biz aciz kulları için kırmızı şerbet toplarını yaratıyor. Uzmanlar yazın şekerli sıvılar tüketmemizi önerirken her şeyi Yaratan Allah, zaten kulları için gerekli besin ve gıdaları önceden hazırlayıp onların tamda en ihtiyaç duydukları anlarda onlara gönderiveriyor.

Yine bir araştırma, insanoğlunun “canım çekti” dediği şeylerin, aslında metabolizmasının ihtiyacından kaynaklandığını kanıtlıyor. Yani grip olacak bir insanın canı portakal istiyorsa bu bir tesadüf değil. Bilakis, Rabbimiz Allah’ın hastalıkla mücadelede yarattığı vücut için takdir ettiği bir lütfu. Aynen öylede, renginin turuncu, aromasının hoş kokulu olması da ayrı bir ustalık.

Renkler aynı zamanda bir savunma mekanizması. Siyah beyaz çizgileriyle aslanların gözlerini kamaştıran zebralar yaşamlarını, Allah’ın lütfettiği renklerine borçlular. Güzel kelebekler, kanatlarındaki göz şeklinde boyanmış benekleri ile bir çok düşmanlarını kendilerinden uzaklaştırabilmektedirler. Renk değiştirmede özel yaratılan hayvanlardan bir diğeri olan bukelamunu bulunduğu ortamdan, renkleri itibariyle soyutlamak neredeyse imkansızdır.

Dünya öyle mükemmel ve güzel bir denge üzerine yaratılmış ki tek bir zerresini dahi bozmak bu makro dengenin tüm çarklarını alt üst edebilir. Birbirine geçmiş dişlilerden oluşan bir çark sistemine benzetecek olursak dünyayı “renk” dediğimiz bu minik detayda aslında o kocaman dengenin olmazsa olmaz dişlerinden biri.

Bir renk kavramının dahi şükrünü verebilmekten aciz olan şu insanoğlunu sen merhametinle yargıla Ya Rabbi! Bizleri; yarattığın her türlü güzelliği, tezatları görenlerden ve yaşattığın her türlü duygunun şükrünü verenlerden eyle. Bizleri renksizliğe mahkum eyleme. Hayatımızı hep güzel renkler ile hemhal eyle. Amin.

Öznur Çolakoğlu


Yorum (6) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/3/2009 - Bize kırgın mısın Efendim ...

Kategori: makale



Yokluğunda seni özledik.

Sana değen rüzgarı, seni örten bulutu özledik. Özlemeyi, özlenilmeyi, sevmeyi, sevilmeyi, sevindirmeyi, sevindirilmeyi özledik Efendim.

Aşkı, gözyaşını, müsamahayı, ahlakı, adabı, ihsanı, irfanı, iz'anı, feraseti, basireti, şecaati, celadeti, adaleti, meveddeti, muhabbeti özledik. .

izzeti, hikmeti, fıtratı, şefkati, hürmeti, devleti özledik.

Senden sonra tefrika meşrebimiz, taklit mezhebimiz, cehalet mektebimiz, atalet fıtratımız, hamakat şöhretimiz, ihanet sıfatımız, küffar velinimetimiz oldu.

Efendim,

Sen kendini 'abduhu ve rasuluhu: O'nun kulu ve elçisi' olarak takdim etmiştin. Sana iman eden bazıları sana hürmet adı altında seni kulluktan 'kurtarıp' melekleştirerek hayattan dışladılar. Bu ifrata karşı başka bazıları da tefrite sapıp seni 'güzel örnek' olmaktan çıkarıp bir 'postacı', bir 'ara kablosu' seviyesinde görerek hayattan dışladılar.

Bunların hepsi sana iman ediyordu. Ama seni hayatımızdan çıkarmanın ızdırabını çektirdiler bize. Bu işi, göğe çekerek ya da yere sokarak yapmaları sonuçta hiçbir şeyi değiştirmedi.

Allah seni 'güzel örnek' olarak gösterdi. Sen, Kur'an'ın konuşanı, yürüyeni, hareket edeniydin. Tıpkı bir annede spermin insana, bir ağaçta suyun meyvaya, bir arıda tozun bala, bir tavukta darının yumurtaya, bir koyunda samanın süte dönüşmesi gibi, ayetler sende hayata dönüşüyordu.

Allah ısrarla seni örnek gösterirken, birileri ısrarla 'kitab'ı, kitapları örnek göstermekte direndiler. Öylesi işlerine geliyordu, cansız bir nesneyi örnek edinmekle, canlı bir insanı örnek edinmek aynı olur muydu'

Efendim ,

Kitapsızlıktan değil, 'peygambersizlikten' kırıldık. Yokluğumuz peygamber yokluğu. Seni hatırlatan, seni andıran insanların hasretini çekiyoruz. Çocuklarımız peygamberi sorunca 'evladım onun ahlakı tıpkı falancanın ahlakı gibiydi' diyeceğimiz insanlar yok denecek kadar az.

insanlık destanıyla yaşıt olan vahiy sürecinde birçok kitapsız peygamber gelmişti de, bir tek 'peygambersiz kitap' gelmemişti. Sayemizde yaşlı dünya ona da şahid oldu efendim. Peygambersiz Kitab'a, Muhammed aleyhisselamsız Kur'an'a da şahid oldu. Şimdi Kur'an mahzun efendim , Kur'an öksüz. Seninle Kur'an'ın arasını ayırdık, etle tırnağın, toprakla tohumun, anayla evladın arasını ayırır gibi.

Gel de bir bak Efendim, bu mazlum ümmetin hali pür melaline. Bıraktığın din tanınmaz hale geldi. Bıraktığın sitenin harabelerinde baykuşlar tünedi.

Gün geçmez ki ümmetin coğrafyasından feryat yükselmesin, oluk oluk kan akmasın.

Bir olarak bıraktığın ümmetin kaç parçaya ayrıldığının sayısını onu parçalayanlar dahi unuttu.

Bıraktığın kutlu mirası hovarda mrasyediler gibi parçalayarak paylaştık Efendim . Nebevi mirasın irfani ve ahlaki boyutuna bir hizip, ilmi ve fikrî Boyutuna bir başka hizip, siyasî ve hareketi boyutuna ise daha başka bir hizip sahip çıktı. Yüzyıllardır tüm bu hizipler ellerindeki parçanın 'bütünün kendisi' olduğunu iddia etmekle ömür tükettiler. 'Her hizip ellerindeki parçayla övünüp durdu.' Hepimiz hakikatin merkezine kendimizi oturtup 'hak benim' dedik.

Oysa ki Efendim, bazen parçalanan hakikat hakikat olmaktan çıkar. Ait olduğu bütün içerisinde anlamlı olan bir parça o bütünden ayrılınca anlamsızlaşabilir. Bunu farkedemedik Efendim .

Efendim ,

israiloğulları, peygamberlerini katlediyorlardı. Biz de senin güzel hatıratını, emanetini, adını ve sünnetini katlettik. Seni katlettik Efendim .

Kimilerimiz için sen hiç ölmedin, o ender bahtiyarlar seni hep içlerinde, işlerinde, hayatlarında, düşüncelerinde, duygularında, eylemlerinde, evlerinde yaşattılar.

Kimilerimiz içinde sen hiç doğmdın. Onlar hep senden mahrum yaşadılar. Şol mahiler ki derya içreydiler, deryayı bilmediler.

Varlığının kaç bahara bedel olduğunu bilmeyenler yokluğunun ıstırabını nasıl duysunlar Efendim '

Seni çok seviyoruz, seni çok özlüyoruz.

Bize kırgın mısın Efendim

Mustafa Islamoglu

Yorum (9) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

28/2/2009 - Anlaşılır olmak...

Kategori: makale

Anlaşılır olmak, kişinin ortaya koyduğu kendince önemli ve vazgeçilmezlerinin kendi dışındaki insanlar tarafından tıpkı kendi anladığı anlam örgüsü içinde anlaşılmasını öngörür. Gerek bireysel, gerekse toplumsal çözüm yolları sunma çabası içinde olan aydın ve entelektüeller, adına çözüm yolları aradıkları toplum ve bireyler tarafından anlaşılamamışlardır maalesef.

Bu anlaşılma eksikliği, adına çözüm yolları aradıkları toplum ile aralarındaki bilgi birikimi farkından kaynaklanmaktadır. Böylesi kişileri anlamak için birikim sahibi olmak, sözlerinin kendilerince anlaşılır hale gelmesini sağlayacaktır. Böylesi bir anlaşılırlığı toplumun her kesiminden beklemek abesle iştigal etmek demektir.

Her birey yaşadığı zaman dilimi içinde işgal ettiği yere ister istemez hakim olmak durumundadır. Köyde yaşıyorsa köye, kentte yaşıyorsa kente hakim olmak. Durumunun gerektiği biçimde bir duruş sergilemesi hem kendisi, hem de birebir etkileşim içinde olduğu çevresi tarafından önemlidir. Olması gerektiği gibi davranmayan ya da davranamayan insan çelişkiye düşer ve bu çelişki onu yanlış yapmaya iter. Yapılan yanlış hem kendisine hem de çevresine haksız davranmasına neden olur. ‘Hak olması gerektiği biçim ve şekilde davranmaktır.’ Yanlışlar ve haksızlıklar zinciri toplumun çökmesine, suçsuz insanlarında bir şekilde bundan zarar görmesine sebep olur. Sadece insanlar değil, yanlış yapan kişinin çevresindeki her varlık bundan nasibini alır ve yeryüzü ifsad olur.

Sonsuz ilim sahibi olan Rabbimiz, sahip olduğu ilmiyle biz kullarını kuşatmıştır. Onun sözlerini denizler mürekkep olsa ve ağaçlar kalem olsa yazmaya takat getiremez. Böylesi bir ilim ile kuşanmış olan Rabbimiz, muradını insanlara onların anlayabileceği netlik ve sadelikte anlatmaktadır. Anlaşılır olmak, bu dinin en önemli vazgeçilmezlerindendir.

Bir entelektüelin bir çoban ile iletişiminde, çobanın entelektüelin kullandığı dili anlamaya çalışması değil, entelektüelin çobana muradını onun anlayabileceği biçim forma dönüştürerek anlatabilmesi asıldır. Anlaşılamama çobanı basite alarak değerlendirilmemeli, çözüm yolu sunduğunu zanneden kişinin anlatım eksikliğinden kaynaklandığı bilinmelidir.

Şimdi burada bir başka sorun ile karşılaşılmaktadır. Neden bilirkişi konumunda olan insanlar toplum tarafından anlaşılır bir dili kullanmaktan kaçınmaktadır. Çözüm yolları sunmaktan ziyade farklı olduğunu dillendirme çabası, basit anlatımlar ile köylüleşme korkusu, toplum ile bilirkişiler arasını ayırmaktadır. Bu belki en masum olanı.

Asıl korkunç tarafı ise, bilirkişilerin toplum menfaatine yönelik çözüm yolları aramaktan ziyade toplumu birilerinin sömürü aracı haline getirme çabalarıdır. Toplum bilinçlendirilmektense aksine kendisini aydınlatacak bilgiden uzak tutulması, içinde bulunduğu kör kuyuda hapsolunması istenmektedir. Herkes düşünemez, herkes içinde bulunduğu duruma müdahale edemez. Birileri onun yerine düşünmeli, birileri ona şöyle yap, böyle davran demeli. Güdülen bir toplum haline getirilen yığınlar, rahatlıkla sömürülebilmektedir böylelikle.

Bu duruma bilirkişilerin tamamının alet edindiğini sanmamakla birlikte, aynı anlaşılmaz dili kullanmayı entelektüel olmanın birincil şartı gören hak ve adaleti dile getirmeye çalışan bilirkişi takımı da farkında olmadan aynı hataya düşmektedir.

Gerçek aydın; derdini, varsa çözüm önerilerini toplumun en küçük biriminde yaşayan bir vatandaşa anlatabilendir. Gerçek entelektüel böylesi kişilerdir. Böylesi insanlar toplum içinde kabul görmüş, toplumun ilgi odağı haline gelmiş, insanları peşinden sürüklemişlerdir.

Çobanlığını yaptığım koyun sürüsüne benim gözümle bakamayan, benim nasıl bir yol izleyeceğimi bana söyleyemez...

Ibrahim  Gülter
 
http://rahmetli645.blogcu.com/

Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

25/2/2009 - Yürü Gidelim Abi...

Kategori: makale



Ağzımızdaki kan yutağımıza dolmadan, yürü abi gidelim.

Taunlu nefeslerin harladığı ateşte kemiklerimiz pişmeden, düşmanını bulan mermi kahrından maraz olup namlusunda şişmeden, sen topla bütün ayetlerini ve ben unutayım bildiğim ne varsa, arkamıza bakmadan, sıla ve sevda bırakmadan gidelim şehr-i melâle. Hadi gidelim abi, kulak ver kardeşinin sesine.

Burnumuz aşktan kanasın illa kan akacaksa. Namusu varsa kalbimizden vursun, biri bizi vuracaksa. Sen ayetlerini topla abi, bohçalayalım bin kaç yıllık öfkemizi. Sis vakti sağır ve sessiz terk edelim bu viran ülkemizi. Hadi abi gidelim, Leyla'nın ülkesine…

Bırak helâk ile enkaz olsun arkamızda medâyin.

Bırak ağyara yâr olsun cümle mehasîn.

Bırak minberi devrilsin ve çöksün kubbesi içi boş mâbedinin.

Hadi abi gidelim, tanrının gazabını üstümüze çekmeden, giderayak bir ihanet kalbimize çökmeden, gidelim.

Yüreğimiz dağa kalksın, dağlar ayağa kalksın, bir intifada olsun gidişimiz.

O şehr-i şân üstünden,

Halep ve Şam üstünden,

Tan ve akşam üstünden,

Kahır ve gam üstünden gidelim Leyla'ya.

Sen Aksa'da namaz kıl ben bir sapan bulayım, kaldırımlardan taş söküp zulme düşman olayım, vurulup yere düşen bir cana can olayım, yürüyüp giden gençlere kurban olayım. Gidelim abi…

Gidelim.

Ki kalmadı durmak için makul bir gerekçemiz. Kalmadı burda hayat. Buradan ırak olalım, ırakta toprak olalım. Gidelim Leyla'nın ülkesine. Orada alnı dövmeli, burnu hızmalı, takıları akik ve zebercetten ve serâpa iffetten mağrur kadınlar, vakur ve mütevekkil erkekleriyle, Rahman"ın rahmetinden çok Kahhar'ın kahrına vekil yürekleriyle bekliyorlar bizi. Gidelim abi hazırlan, neyin varsa al yanına. Koy cebine bu ülkenin bütün günahlarını.

Tava vadisinden incir, Tûr dağından zeytin toplayalım. Ve gidelim sonra, bekliyor bizi Endülüs'te tehir edilmiş bir aşk. Kurtuba tepesinden seyredelim akşam güneşini. Elhamra'daki soframız henüz toplanmadı. İbn-i Rüşd yolumuza dikilmiş Sevilla"da, kurtarmak için bizi bu çelişkilerin çelişkisinden.

Ruhumuzun uyanışını anlatmak için bekliyor bizi Medinetü-z Zehra'da İbn-i Tufeyl. Endülüs'te aşk bekliyor bizi kehribar sarılığında. Akşam ufku yakutî bir şevk ve kızıl bir kederdir Granada üstünde. Yarım adım duraksayan bir raks bekliyor bizi gidelim abi.

Gidelim abi. Yolumuz uzun. Bağdat'ta bir veli bekliyor üstü başı kan içinde, yıkık mekân içinde, ruhu zindan içinde. Gidelim ki duramıyorum burada yaslandığım her duvar üstüme devriliyor. Gidelim ki sinemde kopan zelzeleyi sen biliyorsun abi. Ömrümüzün en eski lehçesinden kurulmuş türküler bekliyor bizi, şehrin kapılarına asılmış mahkumların dilinde. Çocuklar yola yatırmış gözlerini bekliyor bizi yüreği ellerinde.

Gidelim abi. Yaptık yapacağımız ne varsa bu ülke için. Can dediler verdik, marş dediler söyledik, vergi istediler ödedik. Asker olduk, namlusu paslı G3'lerle dağlara sürüldük, oyuncak tabancalarla oynamamızı yasaklayan annelerimize inat. Bırak yeni çocuklar doğursun analar abi, uğruna ölünecek bir vatan için. Bırak dağlar eşkıyanın olsun abi biz gidelim gayrı buralardan. Gidelim ki ölüm bizi bulmadan biz ölümü bulalım. Buradan gayrı ırak olalım, ırakta toprak olalım. Sevdik, kimliğimiz sorgulandı, küstük terke zorlandık. Bu gücenik kalbimizle gel gidelim Leyla'nın ülkesine.

Sen ayetlerini topla abi, benim öfkem kınımda. Ben ölümden uzağım, ölümse çok yakınımda. Gidelim ki Leyla bin yılın hasretiyle bekliyor bizi. Burnumuz aşktan kanasın illa kan akacaksa. Namusu varsa kalbimizden vursun, biri bizi vuracaksa. Sen ayetlerini topla abi, bohçalayalım bin kaç yıllık öfkemizi. Sis vakti sağır ve sessiz terk edelim bu viran ülkemizi. Hadi abi gidelim, Leyla'nın ülkesine…

Bulvarların sisinden alnımıza yapışan rutubeti serelim çöl güneşine, uzaktan Kudüs'ü görsün. Lacivert bir çarşaf olsun ru-i zemin, arş-u sema. Bedir vakti geceleyin yıldızların sırrını çözelim sırtımız kumla kavi, yatalım Leyla'nın rüyasına.

 

Bu yazı geçen yıl Filistinlilerin anısına kaleme alınmıştır.

M. Sait Yakut

Yorum (7) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->



ARARIM - OMER KARAOGLU

Menü

Kategorilerim

Arkadaşlarım

Bağlantılarım



Dareyn Dergisi


Sayaç



Site tasarım

Tüm hakları 2007 - 2008 Mnelam © ’a aittir.