Ayrılıklar geceye benzer. Bütün yarınlar da sabaha can!
Geceye az kaldı. Ayrılık, gelini götürmeye gelen düğün alayı gibi kapımızda. Kimler ayrılmadı ki canından.
Ayrılığı, cennetten ayrılan Hz. Adem'e sor. Tufan'da oğlunu dalgaların pençesinde bırakan Hz. Nuh’a, Yusuf'u için inleyen Hz. Yakub’a, içindeki ejderle boğuşan Züleyha'ya, yüreğinin sesini susturmak için bileğiyle dağları oyan Ferhad'a, Şems için kavrulan Mevlâna'ya, binlerce evlâdını gurbete gönderen Anadolu'ya, en çok da Resulü'nü Medine'ye gönderen o kutsal diyâra, hasılı gidenin ardından bakıp kalanlara, ocak gibi yananlara sor. Geride kalan, hep inleyendir ana misali, can! Giden hep yârdır, ‘can’dan ‘can’dır. Her şeyi alıp götüren de ‘o’dur, götürdüklerinin iki mislini geride bırakan da...
Giderken arkada bıraktıklarına son bir kere bakıp da öyle gitmeli insan. Yaşadıklarını, paylaştıklarını gönül heybesine yerleştirmeli. Paylaşılan andır, zamandır, dönüşü olmayandır. Paylaşılan hayattır can!
Olmalı insan, önce kul olmalı. Olmadan evvel ölmeli, ölmeden önce olmayı tamamlamalı. Nasıl mı olmalı? Hak dostları gibi vefâ kahramanı olmalı. “Vallahi O söylüyorsa doğrudur. Ben O'nun verâların verâsından haberler getirdiğine inanıyorum.” diyen, sadakat ve vefâdan bir lâhza ayrılmayan Hz. Ebubekir gibi olmalı.
Allah Resulü’ne; “Kendisinden meleklerin bile hayâ etmekte olduğu bir kimseden ben hayâ etmeyeyim mi?” sözlerini dedirten, an-be-an bütün mahlûkâta edebiyle vefâlı olan Hz. Osman gibi olmalı.
Vurulduğunda yarasının ağırlığıyla baygın yatan, “Eğer daha ölmediyse, onu namazdan başka bir şeyle ayıltamazsınız.” sözlerinden sonra namaza çağrıldığında küheylanlar gibi “Namaz vakti mi?” diyerek yaralı bedeniyle kan revan içinde şahlanan, namaza vefâlı Hz. Ömer gibi olmalı.
“Perde-i gayb açılsa, yine de yakînim azalmaz.” diyerek, vefâsını kâinata haykıran, evliyâlar babası, yiğitlerin şâhı Hz. Ali gibi olmalı.
Vefâ, sadece ‘has’ların vasfıdır can! Nisyan -unutmak- ise ‘ham’ların... Bedene tutsak olmuş hoyratların nasibi yoktur vefâdan. Gönlümüzün kitabında; “Bize bir defa selâm vereni kıyamete kadar unutmayız.” düstûru kayıtlıdır. Biz dersimizi; “Kabrimize gelip, bir defa Fatiha okuyanlar kıyamete kadar bizimdir. İmânlarını kurtarmadan ölmesinler, ömürleri boyunca fakirlik görmesinler.” diye dua eden, hâlâ büyük bir vefayla Üsküdar'da dostlarını ağırlayan Aziz Mahmut Hüdâyî’den almışız. Nice vefâ kahramanının mânevî huzûrunda hürmetle, edeple selâma durmuşuz.
Dostlarını daima vefâ ile hatırla can! Arayan sen ol, bulan sen; tanıyan sen ol, kucaklayan yine sen. Kula vefâsı olmayanın Hakk'a vefâsı olmaz. Git ki, vefanın ter ü tâze hüküm sürdüğü yeni bir hayata başla... Haydi daha fazla durma karşımda. Kurşun gibi bir anda al, ellerini benden. Su gibi aksın ellerin ellerimden.
Yüreğini yüreğimde, gözlerini gözlerimde bırak da git. Beklemeden, bir kelime bile etmeden git. Canımı canımdan kopar da git.
Giderken son bir defa Hakk'ın selâmını esirgeme benden. Arkada kalanın gözü yaşlı olur, yüreği yufka, gönlü ince. Ben, içimdeki korla, bağrımdaki volkanla, öylece dağ gibi arkanda kalayım. Yapayalnız hecelerde kaybolan ben olayım. Sen sağlam adımlarla yarınlara yürürken, yıkılan ben olayım. Gülen sen ol, ağlayan ben. Yeşeren sen ol, sulayan ben. Bana saplansın paslı mızrakların ucu, sana dokunmasın. En çılgın isyanlarını, savaşlarını, sırlarını gittiğin diyarlara götürme. Kötüye dair ne varsa benim yanımda kalsın. Benim avuçlarıma bırak. Ben onları dua dua ak kanatlı kuş gibi göklere uçurayım. Benim payıma; ilâhî dergahtan, ayrılık sahillerinde anıların gönüllü bekçisi olmak düştü. Hak'tan gelene razıyım.
Sen geçmişi bana bırak can!
Vefa nedir, bilir misin? Vefâ arkanda bıraktığını, giderken yaktığını yabana atmamandır. Vefâ; dostluğun asaletine, bir dua sonrası verilen sözlere, hayallere ihanet katmamandır. Vefâ; ötelerin sonsuz mükafatı karşısında, cehennemi hafife almaman, ulvi güzellikleri dünyaya satmamandır. Şimdi ayrılık vakti can! Gecenin en karanlık vakti. Vaktin Yaratıcısı, az sonra geceden gündüzü doğuracak. Vakit gitme vakti, bizden aldıklarını gitmesi gereken yerlere iletme vakti...
Al can! Bu heybe senin. Sol yanımdan bir parça kopardım senin için; tâ özümden, tâ közümden...
Birazdan sabah olacak; yağmur yağacak... Ardından gökkuşağı, sonra güneş... Sıcacık, apaydın, pırıl pırıl... Hep böyle oldu, tarihte hep karanlık yenilgiye teslim oldu, güneş kazandı.
“Birazdan son melodi çalacak, Yıldıza, Ay’a ve İbrahim'in Rabbi'ne kasem ederim ki, Birazdan bulutların ardından Güneş doğacak...”
Güneş bütün gecelerden güçlüdür can! Çünkü güneş vefalıdır, gizlemez sevgisini.
Vefâlıdır; en çok o getirir kâinata sevgilinin sesini, neşvesini. Yırtıp atar karanlığın kasvetli perdesini... En vefâlı delildir o sevgili adına...
Uğurlar olsun can!
Beni kışta bırakıp yeni bir diyara gittiğinde baharı bekleyeceksin. Baharı beklemek ne güzeldir, baharda toprağı parçalayan kır çiçeklerini gözlemek... Ben de seni bir ayrılık sonrası baharı gözlerken kucağıma almıştım. Küçücük ellerinle toprağın bağrını parçaladığında karşılamıştım. Ve senin için ne çok savaşmıştım seninle.
Sen benim kır çiçeğimsin can, sen benim aşk çiçeğim. Sen benim yüreğimsin.
Vasiyetim olsun sana. Bir gün öldüğümde, kabrimi mutlaka ziyarete gel. Ama yalvarırım yalnız gelme. Baharda derlediğin yüzlerce kır çiçeğiyle gel. Ve başucumda onlara sevgiyi anlat, dostluğu, vefâyı, hakîki ‘Dost’a vefâlı olmayı anlat.
Çünkü ben kır çiçeklerinin sesinden uzak kalmaya dayanamam. Çünkü ben bir an bile tomurcuklarımdan ayrılamam. Sonra el ele tutuşup yanıbaşımda eskiden birlikte yaptığımız gibi, ince bir ezgiyle seslenin bütün insanlara. “Sevda nedir bilir misin?” diyerek, sevdayı söyleyin.
“Demet demet sevgi ellerinde Billur billur yaş gözlerinde Sevdan ebedî, yüreğinde, Olmadan olmaz, bu iş olmaz Sonra bütün bir âlemi Yunus'ça, Sevmeden olmaz, bu iş olmaz.”
Mısralarıyla sevgisiz bu işin olmayacağını anlatın .
Hep ama hep vefâlı ol. Emanete sahip çık, atana vefâlı ol. İdealine sarıl, evlâda vefâlı ol. Ömrü hakkıyla yaşa, hayata vefâlı ol. Düşmanlıkları unut, dostuna vefâlı ol. Öfkeyi, kini unut, ruhuna vefalı ol...
Bunları unutursan; zaman maddî mânevî bütün yaralarının, dertlerinin yok olmasına vesile olur. Eğer unutmazsan, zamanla bunlar seni yok eder. Unutkanlıklar karşısında kimseyi suçlama. Sen ‘unutma’ tuzağına düşüp, unutmaman gerekenleri unutma. Unutulmaması gereken güzellikler karşısında arslan kesil kendi içinde. Âsi bir kartal gibi yırt karanlıkların çirkin yüzünü, meydan oku karanlıklara. Çılgın bir küheylan gibi vefâyla meydan oku fırtınalara...
“Yarasaların gözleri kamaşacak diye, Güneş doğmaktan vazgeçmez.” En büyük vefâ, Hakk'a götürecek fırsatları yakalamaktır. Bulduğun her fırsatı zamanında değerlendirmektir. Sakın ha! Fırsatları kaçırıp da, Kâlû Belâ'ya vefâsız olma! “Fırsatlar bulutlar gibidir, gelir ve geçer.” Sakın ha! Fırsatları kaçırıp da, kaybetme bedbahtlığıyla yok olma.
Bazen de, daha iyi kalkmak toparlanmak, eskisinden daha diri olmaktır ruh için.Elbet beden düşecek toprağa tıpkı bir yaprak gibi.
Bir kıvılcım gibi söner bedenler.Elbet bedenler toprak olur. Ya düşen yürekse ve ruhumuzsa ne olur?
Yaşamın pırıltılarında esir ettiğimiz sımsıkı tutamadığımız yüreğimiz ne olur,ah yürekler ne olur?
Tutabilmek hayatı ve tutunabilmek biryerlere... Sımsıkı tut yüreğini ki tutundum diyebildiğin birşeyin olsun. Her insanın en çok aşina olduğu kadar bir o kadar uzak olduğu menzil değilmidir yüreğimiz ?
Ne kadar ara verirse versin insan, birşeye ara vermemeli; yüreğine. Onu hep sıkıca tutmalı ve tutunacak bir yer, bir liman aradığında içinde bulmalı onu, coşturmalı değil mi çağlayanları? Açtırmalı tüm lalelezarları yüreğinde.
Sıkı tut yüreğini hem de sımkısı kaçmasın .
Niye sıkılıyoruz ki ? Neden hezeyanlar neden yüreğimizde med-cezirler ? Galiba tutamıyoruz/tutunamıyoruz, hiç bitmiyor yürek fırtınası. Ümitler saklıyorum içimde ve de son nefese kadar saklayacağım.
Ümit o ki; hiçbir çile ve zorluk ruhu yıpratmasın, yolundan alıkoymasın.
Bedenimiz elbet eskir, pörsür. Ya ümitlerimiz, hayallerimiz ve tabi ki sıkı sıkı sardığımız, sarıldığımız yüreğimiz?
Sıkı tut yüreğini; Çık onunla çimenler üzerine. Katıl sende hayallerindeki mavi turlara Dal seyrine sevgilinin gözlerinde maviyle tüllenen enginlere... Koş işte yüreğinle tut ellerinden, yürüt onu çocuklar gibi... Seherlerle uyan, yalvar Allah`a en güzel esmalarla ve içten dualarla. İlahi mesajlarla açılsın kalp barajların. Potansiyele dönüşsün içindeki tutkuların, arzuların... Dostlarla ol,dost ol herkese ve herşeye. Sevgiliyle ve en sevgiliyle muhabbetler et. Yüreğinin çare-i yeganesine hem dem ol. Mideni düşündüğün kadar onu da düşün, besle büyüt en lahuti manalarla.
Yorgunluk ,dermansızlık belirir çoğu zaman.Düşünemez insan, farkedemez neyi kaybettiğini ve kaybederken neleri yitirdiğini...
Ruhu sıkı tutmalı ki, düşmesin! Mühim olan o çünkü...
Ve bir papatyanın düşen yaprakları sana "düştüm,düşmedim" der gibi : Ben seni tutuyorum düşmeyesin diye, sönmez ümitler dolduruyorum içime… Pörsümez sevinçler, dipdiri hayallerle...
Ne de olsa benim yüreğimsin, yine de söküp atamam seni! Sıkıca tutarım düşürmem seni... Biliyorsun sen benim kıymetlimsin.
Aylardır tüm sınırları kapatılarak, bırakın insani yardımı, insanlığın bile girmesine izin verilmeyen Gazze'nin bu sefer de göğünden bombalar yağdırılıyor.Bir halk tüm dünyanın gözleri önünde, açlığa, susuzluğa, ilaçsızlığa, elektiriksizliğe, yakıtsızlığa ve soğuğa terkediliyor. İsrail bombaları Gazze'nin yavaş ölümünü sadece çabuklaştırıyor. Gazze halkı sahipsizlikten ölüyor, ameliyatlar cep telefonu ışıklarında morfinsiz yapılıyor.
Gazze'nin yok edilme planına hiçbir zaman razı olmayan ve bundan sonra da olmayacak olan İHH İnsani Yardım Vakfı tüm imkanları ile, tüm imkansızlıklara, ambargolara ve engellere rağmen Gazze'ye yardım ulaştırmaya devam ediyor. Gazze'ye ilk giren yardım kuruluşu olan vakfımız ilk aşamada Gazze için ayırdığı 1 milyon YTL'lik yardım paketinden 200 bin YTL tutarında nakdi yardımı Gazze halkına dağıtırken, 400 bin YTL tutarında da tıbbi malzemeyi Gazze'nin acil ihtiyaç duyan hastanelerine ulaştırdı. Daha sonra Gazze'ye ikinci bir yardım ekibi daha gönderen İHH bu sefer de içinde ilaç, ameliyat malzemesi, ağrı kesici, sargı bezleri, iğneler vs. olan 5 tonluk tıbbi malzemeyi daha Gazze'de yaralılarla dolup taşan ve ellerinde artık ilaç kalmayan hastanelere teslim etti. İHH ayrıca içinde ilaç, konserve balık, şeker, çocuk bezi, süt tozu gibi temel gıda maddeleri bulunanbir kargo uçağını da Gazze'ye ulaştırılmak üzere Mısır’a göndermeye hazırlanıyor.
Gazze halkı için yapabileceğimiz bir yardım muhakkak vardır. Gazze'den yükselen feryada sessiz kalma, Gazze'nin hergün daha bir kısılan sesi huzurun değil, yok oluşun habercisidir.
İHH İnsani Yardım Vakfı Adres: Büyük Karaman cd. Taylasan sk. No:3 Pk. 34230 Fatih / İstanbul Telefon: +90 212 6312121 Faks: +90 212 6217051 Web: www.ihh.org.tr E-mail: info@ihh.org.tr
Kaygılı bir bekleyiş. Ne olacağını kestiremediği hallerde insanın giydiği bir zırh. Cevaplanamamış soruların sığınağı, aczin ikamet adresi. Korkudan nutku tutulmak, sözü kıyamet alameti saymak. Uzun uzun bomboş duran ellerimize bakmak. Fakrın keskin bir idraki, bir afallayış. Benliğin derin bir uçuruma yuvarlanışı…
Sessizlik ölümdür. Boşluk, yok oluş. Anlamsızlık, yahut anlam arayışı. Can çekişen bir nefesin, konuşmaya takat yetiremeyişi belki. Acının çığlıkta dahi ifade edilemeyeceği anlaşıldığı anda yapışılan can simidi. Bir hükümsüzlük bildirgesi, bir varlık istifası. Bir kendinden vazgeçiş. Bir kutsal arama çabasını yitiriş…
Sessizlik duadır. Kimi zaman duanın en güzelidir hatta. İstemeye bile ar ediş. Kelimelere yüklenemeyen taleplere uzanmış bir el. Beni gör demenin, halimi anla demenin en soylu biçimi. Haliliyet makamından Habibiyet makamına bir uruc. İstiğnadan örülmüş bir heybetli kaftan. ‘Ben’i Rabb’e emanet ediş. Nefsten ruha avdet ediş. Bir güven. Bir “O en iyisini bilir” deyiş. Bir cehalet deklerasyonu. Bir teslimiyet biçimi…
Sessizlik karanlıkta yükselen bir duvar. Aramıza giren, sesimizi duyuramadığımız, her anlamı yutan, her çabayı boşa çıkaran, sevgiyi boğan, tüm varlığı bağrında kara bir delik gibi soğuran. Yumruklasan nafile, ellerini kanatsan kimin var ki şifa üflesin yaralarına? En yakınlarınla arandaki perde sessizlik. Artık ortak bir varlık alanına sahip olamama. Uzaklara burnunun dibinden daha yakın olma. Tefekkürden istifa, bir müzakere zemini bulamayış. Ortak bir dil tutturamayış. Bir yabancılaşma. Düşüncesiz bir boşluk. Tahassüs denizine ölümcül bir dalış. Bir dil, bir akıl, bir gönül tutulması…
Sessizlik umuttur. En küçük varlık kımıltısından medet umuş. Kulaklarını dikip pür dikkat kesiliş. En ince hesapları yapmak için durup bekleyiş. Gözlerini kırpmaksızın geleceği yakalamak istemek. Gelmesi mukadder olanı geldiği zaman karşılamaya hazır olmak. Son ayarlamaları yapmak. Düşen yaprakların, göz kırpan yıldızların üzerine muskalar yazmak. Bir zikri fark ediş, bir ahenkle baş sallayış, bir kainatla terennüm. Bir mihrapta diz çökmek. Bir bıçağa usulca boyun uzatmak. Varlıkla gözle görülmez bağları hissediş…
Sessizlik hayaldir. Gerçeklerin soğuk yüzünden insanın öz vatanına, evine dönüş. Bağrında çiçeklenen hayal bahçelerinde bir gezinti. Özlenilenlerle dilsiz bir konuşma. Bir bakışma, bir sukutla kucaklaşma. Muhayyilenin geniş vadilerinde huzur arama. Orada kimsenin görmediği varlıklarla hemhal oluş. Bir çıldırma sınırında devşirilen güzellik. Bir aşk tasavvuru. Bir dalıp dalıp gidiş. Bir gizli hazine keşfi. Bir beyaz kanatlı at…
Sessizlik hem bilgeliktir. Ulu orta söylenemeyecek, sahibinden başkasına verilemeyecek bilginin amansız nöbet tutucusu. Kutsal bir emanet gibi sırrı sadrında taşıyıp, yükünden yorulup, bir parçasını bile kimseye veremeyiş. Ağrıyan sırtını yaslayacak bir arkadaş bulamayış. Bilginin laneti, gülün dikeni, dudaklarda acı bir kilitleniş. Koynunda taşıdığın bir ateşten name. Mührü bir kez kırılsa kıyameti koparacak bir hikmet. Sukuttan bir kitap…
Sessizlik bir ihanettir. Bir kuyruklu yalan. Bir zulme iştirak. Bir dilsiz şeytaniyet. Konuşmanın hayat verdiği yerde bir idam fermanı. Bir hain pusu. Bir yüze tükürüş. Bir aşağılama. Bir yok sayma. Umursamazlık ve arsızlıkla varlıkla dalga geçiş. Bir küfür.Bir kalpsizlik. Bağra saplanan bir hançer. Zulmün en katmerlisi, sonsuz varlığı sonsuz yokluğa tebdil. Değeri ademe mahkum ediş. Her sese açgözlülükle saldırış, kalbi kanatan bir karanlık. Soğuk bir yüzde donuk bir gülüş, bir küçümseyen bakış...
Sessizlik bir yenilgidir. Bir umut kesiş. Bir kopuş. Bir ebedi firak. Uçuruma yuvarlanış. Yanlış yolda olduğunu ani bir kavrayış. Tüm çabalarının boşa gittiğini acıyla fark ediş. Bir serzeniş, bir sitem. Bir beklememezlik. Bir şaşkınlık. Bir kalp istifası. Gözyaşlarını terk ediş. Ağlamayı bile beceremeyiş…
Sessizlik bir utançtır. Bir yüz kızarış, bir mazeretsizlik. Ne söyleyeceğini bilememe. Bir günah çıkarma, bir itiraf. Bir derin pişmanlık. Karanlığın bağrında bir acılı diş sıkış. Bir kendi kendini kınama. Bir çile doldurma, bir uzlet. Bir içe kapanış. Bir tevbe. Bir sabr-ı cemil. Bir arınma çabasıdır sessizlik…
İnsan hakkı bilemeyince ne yapar? Bir şaşkınlığın, bir yol tutamayışın, bir seçim yapamayışın, hiçbir şey elinde olmayışın, hiçbir meselede fikrinin sorulmayışının aczini nasıl sağaltır ruhundan insan? Furkan ona verilinceye kadar susar. Gerçek ortaya çıkıncaya, yardım erişinceye, durum vazıh oluncaya, bir yola gayri iradi sevk edilinceye, işareti gelinceye kadar susar. Zira susmak İsa(as)’ya gebe olmaktır. Dudakları emr-i ilahi gelinceye kadar kilitlemek bir Yahya beklemektir. “Unutmak için şarkı söyleriz, zira insan şarkı söylediğinde daima güzel şeyleri düşünür” der İvo Andriç. Acıyı unutmak için terennüm eden insan, acıyı ve beraberinde varlığını hissetmek için susmalıdır. İnsan hatırlamak için susar. Kendini hatırlamak, Rabbini hatırlamak, anlamı hatırlamak ancak sessizlikledir. Sessizlik acı verir. Ama şifadır. Sessiz kalmayı başarabilen mutlaka bir mucizeye şahitlik edecektir. Sünnetullah değişmez…
Sessiz kalın ki hayat parmak uçlarına basarak yanınıza sokulabilsin. Güneşin battığı yerde cennet ışıklarının şavkı yüzünüze vurabilsin. Sem ve basar Rahman’a yönelebilsin. Susun ki Rabb sizinle de konuşabilsin. Çünkü kimi zaman tek çare susmaktır…
Ey yâr, susuşum sözümü esirgemekten değil. Sana değen sözleri çoktan yitirdim; dudağım avare, dilim perişan.
Aklım ermiyor ki, sustuğumu bileyim. Kalbim ayılmıyor ki sana hitap edeyim. Kelimelerin sıcağı kaçmış, hece hece küllenmişler; sükût lehçesinde aç susuz bir mülteciyim şimdi. Seni taşa benzettiler. Öyle dilsiz, öyle hayatsız, öyle duygusuz diye. Değirmende konuşan taş değil midir peki? Acıyı öğütüp ekmek eyleyen senin dönüşün değil mi? Sen değil misin kabrimi bekleyen sadık yâr? Dillerin sustuğu yerde sen değil miydin ısrarla adını söyleyen unutulanların? Sen değil misin nice dertlinin derdini hiç itirazsız dinleyen?
Sahiden taş mı kesildin? Oysa, sen sözlere efsûn bağışlayan dudaksın. Nefesi boşluğun hapsinden kurtarırsın. (Belki de her ses bir mahpusun kırılmış zincirlerinin şakırtısıdır.) Sana değdiği yerde dirilir sessizlik. Sana vuruldukça hece hece kanatlanır suskunluk; şiirlerin ufkuna yükselir söz, öykülerin kuytularında giyinir. Sen, dağı delen Ferhat’sın; söz ki dağı kar gibi eritir de Şirin yâri sımsıcak kucaklar. Sen Aslı’ya Kerem’sin; ses ki çatlak dudaklardan sızan kevserdir. Sen Kerem’in Aslı’sın; söz ki tek bir hecesi bizi varlığın koynuna saklar; “Ol!”sözü hatırına yokluk varlığa yüz bulur.
Taşın sözü yok mudur ey yâr? Taş dediğin konuşur. Zamanın dudağıdır. Çatlaklarından acılar sızar; kuytularında çocuk gülüşleri gibi neşeler saklar. Taş dediğin susar. Zamanın dilidir; bir bakışında nice gürültüyü susturur; anlamsız telaşları dağıtır, hoyrat koşturmaları durdurur. Kadîm zamanlar içinden sızıp gelen bir kan gibidir taş; nabzımızı doldurur.
Taş zamanla eskimez mi? Sen zamansın, ey yâr, gelir ve gidersin. Saatlerin kadranında uslu uslu gezinirsin amma saçlarımı değil sadece kemiklerimi dağıtırsın. Usulca sokulursun odama; “tik-tak”, sadece “tik-tak”, eşyalarımı değil sadece beni de benden çalarsın; elbisemi değil sadece tenimi de soyarsın. sevdiğimle arama ayrılıklar koyansın. Sen çoğaldıkça ben azaldım; seni tükettim derken ben tükendim. Sen zamansın, ey yâr, pek kıskançsın.
Taş kesilmişsin ki sana vefasız dediler. Tanımazmışsın beni. Adımı bile anmazmışsın. Güzellikten hiç anlamazmışsın. Mehtabı kucaklayan sen değil misin her defasında? Günün ilk ışıkları sana koşmadı mı her sabah? Nice surlarda masum bebekleri bekleyen sendin. Nice sütunlarda fısıltılı dualara fısıltını ekleyen sensin. Köprülerde kemerlerde yâri yâre kavuşturan senin metanetin değil mi? Çeşmelerden serin sulara yol veren senin serinliğin değil mi? Dereler boyu suların elinden tutup şarkılar söyleyen sen değil misin?
Aslında kendi taşını dikiyor değil mi insan? Her gün bir önceki günde bırakırız bedenimizi. Her yeni günün sabahında eskimiş bedenlerini yüklenir gibi insan. Sanki yakamızda çocukluk fotoğrafımızı taşır gibi yürürüz yeni zamanlara. Kendi cenazesini kaldırır gibidir insan. Baktığımız her yüzün ardında eskimiş yüzler saklıdır. Şimdiki bedenimiz daha öncekilerin başını bekleyen konuşkan bir taştır. Ölmüş yanlarımızı hatırlatır. Bir taş gibi ağırlaşır gözlerimizin karası. Var-yok arası bir titreyişe dönüşür nefesimiz. İki nefes ortasında dikilir taşımız. Taştan taşa koşar bakışımız. Hatıralarda saklı, solgun fotoğraflara nakışlı yüzler üzerine uzanır gölgesi.
Sen değilsin; taş benim ey yâr. Kendimi taşımaya mecâlim yok. Kendime söyleyecek sözüm yok. Kabrimden kalbine taşınıyorum ey yâr. Suskunluğum taş olmaklığımdan. Sözsüzlüğüm sözümü taşa devrettiğim için.
Bağrımda ağır ve soğuk bir suskunluk... / Taşıdığım sensin ey yâr. / Söze sığdıramadığım. / Ve hiç susturamadığım. / Ne oldu kalbime? / Katılaştı, katılaştı. / Taştan da katılaştı. / Ağlarsa, taşlar ağlar. / Ben ağlayamadım; sen ağla... / Taş değil misin ey yâr? Senai Demirci