Şirk, yalnız Allah'a ait bir kısım isim ve sıfatları başka varlıklarda da görmek, onları o konuda Allah ile ortak saymaktır. Bu varlıklar daha çok, din büyükleri olur. Onlar Allah'a yakın bilindiği için o isim ve sıfatları onlara vermek fazla rahatsız edici olmaz. Bu, onları Allah'a karşı arabulucu konumuna sokar. Allah ile olacak işlerde bunların aracılığına ihtiyaç duyulmaya başlanır. Artık onlara, Allah'a boyun eğer gibi boyun eğmek zor olmaz. Böylece o büyüklerin her biri bir İlah yerine konmuş olur.
Tuzağın önüne hoş şeyler konur. Din büyükleri bu konuda bulunmaz bir malzemedir. Tuzağın iki büyük engeli akıl ve Kur'an'dır. Engelleri aşmak için duygusallık öne alınır. Dinin akıl değil, bir gönül işi olduğu söylenir. Bu, insanları, Kur'an'ı anlayamayacakları yalanına inandırmayı kolaylaştırır. Artık önlerine hangi ayet konsa görmezlikten gelirler. Kendi özgüvenleri kaybolur. Üstlerine pislikler yığılmaya başlar "Allah'ın izni olmadıkça hiç kimsenin inanması sözkonusu değildir. Allah, aklını kullanmayanları en yüz kızartıcı iğrençliğin kucağına atar".(Yunus - 100) Şeytanlar başlarını sarar, onlarla yakın arkadaş olurlar. Doğru yolla ilişkileri kesilir ama kendilerini o yolun ortasında sanırlar. "
"Kim Rahman'ın Kur'an'ından yüz çevirirse ona, bir şeytanı arkadaş veririz ve o şeytan artık onun ayrılmaz dostudur."
" O şeytanlar bunları doğru yoldan çıkardıkları halde bunlar doğru yolda olduklarını sanırlar." (Zuhruf 36-37)
Bazı insanlar Allah'la aralarında aracı kullanarak duada istekte bulunmaktadırlar. Halbuki Allah'u tealanın insanlara ulaşabilmesi için veya inanların Allah (c.c)'a ulaşabilmesi için aracıya ihtiyacı yoktur. Bunları ileri sürenlerinde şeri bir delili yoktur. Uydurma laflarla, uydurma hadislerle insanları sömürerek bir insanın etrafında toplamaktadırlar. Özelliklede bu insanlara Kur'an ayetlerinin çeşitli anlamlara geldiğini, her okuyan kişinin bunları anlayamayacağını, Kur'an'ı anlamak için alim olmak gerektiğini söyleyerek o insanları Kur'an okumaktan uzak tutmaktadırlar. Kur'an'dan uzak kalan insanlarda artık hakkı aramak yerine onlara söylenenleri hak olarak kabul etmektedirler. Halbuki Allah'u teala Kur'anı kerimde bizlere Ayetlerinin açık, anlaşılır bir şekilde indirildiğini buyuruyor.
"…Gerçekten size Allah tarafından bir ışık, bir açıklayıcı kitap geldi." (maide 15)
"Biz Kur'anı işte böyle açık ayetler halinde indirdik. Hiç kuşkusuz Allah istediği kimseyi doğru yola iletir." (Hac 16)
"De ki; "O, size üstünüzden ya da ayaklarınızın altından azap göndermeye veya düşman gruplara ayırarak size birbirinizin hıncını, birbirinizin terörünü, acısını tattırmaya kadirdir. Ola ki, anlarlar diye, ayetlerimizi çeşitli açılardan nasıl açıkladığımızı görüyor musun?(en-am 65)
"O ki, karanın ve denizin karanlıklarında yolunuzu şaşırmayasınız diye size yıldızları kılavuz yaptı. Biz bilenler için ayetleri ayrıntılı biçimde açıkladık. (en-am 97)
"Elif, Lâm, Ra. Bu Kur'an, her işi yerinde ve her şeyden haberdar olan Allah tarafından muhkem, uyumlu cümlelerle örülen, sonra ayrıntılı biçimde açıklanan ayetlerden oluşmuş bir kitaptır." (hud 1)
Bu ayetlerden de açık ve net bir şekilde gördüğümüz üzere Allah (c.c) Kur'an ayetlerini anlaşılması zor ayetler olarak değil de aksine açık, net ve anlaşılabilir bir şekilde indirmiştir. Hala herkes Kur'anı anlamaz, ilmi yetmez gibi düşüncelerle ne Kur'an okuyor ne Sünnete bakıyor. Yardımın yalnız Allah'tan dilenmesi gerekirken onlar ölülerinden yardım diliyorlar buda yetmiyor onları Allah'la aralarında aracı tutuyorlar.
İslam'ı bozan bu durum, Kureyş müşriklerinin işledikleri durumdur. Onlar, Allah-u teala'nın rabliğine iman ediyorlar, fakat bununla birlikte Allah-u teala'ya yaklaşmak için vasıtalar ve araçlar tayin ediyorlardı.
Allah-u teala şöyle buyuruyor:
"İyi bilinmelidir ki halis din Allah'ındır. Allah' tan başka dostlar edinenler: "Bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye onlara ibadet ediyoruz" derler. Doğrusu Allah ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Allah şüphesiz yalancı ve kafir olan kimseyi doğru yola eriştirmez." (Zümer: 3)
"Onlar Allah'tan başka kendilerine fayda da zarar da veremeyen şeylere taparlar ve: "Bunlar Allah katında şefaatçilerimizdir" derler. Ey Muhammed! De ki: "Göklerde ve yerde Allah'ın bilmediği bir şeyi mi O'na haber veriyorsunuz?" Allah onların ortak koşmalarından münezzeh ve yücedir." (Yunus: 18)
İslam'ı bozan bu durum zamanımızda kendisini İslam'a nisbet eden bir çok kimse tarafından işlenmektedir. Öyle ki bu kimseler de tıpkı Kureyş müşrikleri gibi Allah-u teala'ya yaklaşmak için Allah'la kendileri arasında vasıtalar tayin etmişlerdir.
Fakat zamanımızdaki bu gibi kimselerin Kureyş müşriklerinden tek farkları; kendilerini İslam'a nisbet ederek Muhammed aleyhisselam'ın son nebi ve rasul olduğuna inandıklarını, ona ve Allah katından getirdiklerine iman ettiklerini söylemeleridir. Oysa onlarınki sadece kuru bir iddiadan başka bir şey değildir. Zira onlar, içinde bulundukları durumları sebebiyle rasullerin hidayet yolundan çokça uzaktadırlar.
Kureyş müşrikleri, Allah-u teala'nın yaratıcı, rızık verici, öldüren, dirilten ve bütün işleri elinde bulunduran yüce varlık olduğuna inanmalarına rağmen yine de müslüman ve muvahhid olarak görülmediler. Bilakis müşrik olarak görüldüler. Zira onlar, Allah'la aralarında vasıtalar tayin etmişlerdi. Tıpkı zamanımızda yapıldığı gibi...
Öyle ki zamanımızda da mezarları yücelten, onlara kurban kesen, adak adayan, ölülerden medet uman, ölü veya diri kimseleri Allah'ın velisi görüp, onları Allah'a ulaşmada vasıta tayin eden, rabıta yapan ve bunlar gibi Kureyş müşriklerinin yaptıklarına benzer amelleri sergileyen kimseleri çokça görmemiz mümkün.
Büruc suresinde anlatıldığı gibi Ashab-ı Uhdud olayı, her yerde ve her kuşakta insanları Allah’a davet eden mü’minlerin üzerinde durup düşünmesi gereken önemli bir hakikattir.
Kur’an mü’minler için yol işaretleri çizmekte ve gayb aleminde, örtüler altında Allah’â gizlediği, yol boyunca karşılaşmaları olası ihtimallere onların benliklerini hazırlamaktadır.
Uhdud ashabı, Rab’lerine inanmış ve imanlarını herşeyden yüce tutmuş bir cemaatin öyküsüdür. Bu mü’minler, ‘hakk’a ve aziz, hamid olan Allah’a inanma özgürlüklerini insanların kendi onurları ile yaşama haklarını gaspeden; insanın Allah katındaki üstünlüğünü alaya alan, insanlara ettikleri dayanılmaz işkencelerle eğlenen, insanlar alevler içerisinde kıvrandığı sırada onların bu durumuna bakıp zevk alan sadist zalim, hain düşmanların baskıları ve işkenceleri ile karşılaştılar.
Bu kalplerdeki iman, o işkence ve baskılar üzerine yükseldi, kalplerdeki iman yaşamaya karşı zafer kazandı. Tağuti diktatörlerin tehditlerine aldırmadı, dinlerinden dönmeye yanaşmadılar. İmanları uğruna ateşte yandı ve öldüler...
Bu Ashab’ı Uhdud olayında mü’minlerin ruhu bütün korkulara, bütün tüm dünyevi acılara karşı; dünyanın ve dünya hayatının bütün albenilerine karşı; imtihana, işkencelere karşı, bütün çağlarda, topyekün insanlığın şeref duyacağı türden bir zafer kazanmışlardır. İşte asıl zafer budur.
Nedenler farklı da olsa insanların tümü eninde sonunda ölür. Fakat insanların hepsi böylesi bir zafer kazanamaz; böylesi bir yüceliğe ulaşamaz.; böylesi bütün dünyevi bağlardan tamamen kurtulup mutlak özgürlüğü kazanamaz; böylesi yücelere, doruklara kanatlanamaz.
Yüce Allah iman,itaat karşılığı, belalara sabretme, yaşamın dayanılması zor deneylerine, acılarına karşı sabretmenin bedeli olarak mü’minlere kalp dinginliğini vaadetmiştir:
“Onlar inanan ve Allah’ı zikretmekle kalpleri dinginliğe kavuşan kimselerdir. İyi bilin ki, kalpler ancak Allah’ı zikretmekle dinginliğe ulaşır.” (Ra’d, 13:28)
bu ödül “Rahman” sıfatını taşıyan yüce Zat’ın sevgisinin ve hoşnutluğunun bir göstergesidir. Kur’an şöyle bildirmekte: “İnanıp salih amel işleyenler için Rahman gönüllerde bir sevgi yaratacaktır.” Bu ödül, ayrıca “Mele-i Ala” da anılmaktadır.
Resulullah şöyle buyuruyor:
“Bir kulun çocuğu öldüğünde Cenab-Hak meleklere: Kulumun yavrusunun canını aldınız mı? Diye sorar. Onlar da evet derler Cenab-ı Hak: Onun canının biricik meyvesini kopardınız mı? Diye sorar. Onlar da: evet cevabını verirler Bunun üzerine devamla Cenab-ı Hak: Bütün bu yaptıklarınız karşısında kulum ne söyledi.? Diye sorar. Onlar da şu cevabı verir: sadece hamdetti ve İnna lillahi ve inna ileyhi Raciun (yani, Allah’tan geldik, ve yine O’na döneceğiz.) dediler. Bunun üzerine Cenab-ı Hak şu emri verir meleklere: Bu kulum adına cennette bir köşk yapın ve adını “Hamd Köşkü” olarak koyun.” (Hadisi Tirmizi kaydetmiş)
Mücadele boyunca mü’minler kurtulamadığı, yaptıklarından ötürü kafirlerin cezalandırılmadığı bu tür olayların vukuu kaçınılmazdır. Bu tür olayların ve örneklerin Kur’an tarafından anlatılmasının başlıca amacı, Allah’a davet yoluna baş koyan mü’minlerin benliklerine, Allah’a gitme yollarında bazen böylesi trajik bir sonuca insanları davet edebileceklerini, bu konuda kendilerinin yapacak hiçbir şeylerinin olmadığı; kendi durumlarının ve akide ile ilgili durumunun tamamen Allah’a ait olduğu düşüncesini yerleştirmektedir.
Mü’minlerin emeklerinin karşılığı olarak aldıkları birinci derecede önemli ücretler kalpte dinginlik, bilinçte yükseklik, düşüncede estetik, dünyevi bütün albeni ve engellerden kurtulma, bütün durumlarda korku ve sıkıntılardan kurtulup tam bir özgürlüğe kavuşmaktadır.
İkinci aşamada alacakları ücret ise “Mele-i Ala” da anılmak, övülmek, onurlandırılmak ve bundan sonra bu küçük dünya ve onunla ilgili basit değerlerden, nesnelerden uzaklaşmak; bunlardan daha büyük ücret olarak ahirette kolay bir hesap verme ve büyük nimetlere ulaşmak; son tahlille de bunların tümünden çok daha önemli, çok daha değerli olan Allah’ın rızasını kazanmak; yeryüzünde Allah’ın kader ve kudretini yerine getirme hususunda bizatihi Allah tarafından seçilmiş olmaktadır; yüce Allah yeryüzünde dilediğini onlar aracılığı ile yapmaktadır.
Resülullah’ın eğitim etkinlikleri, Kur’ani direktiflerle paralel yürümüştü. Yürekleri ve bakışları cennete yöneltmiş, Allah’ın dünya da ve ahirette dilediğinin yapmalarına izin verdiği işleri icra etmekle görevlendirildikleri için , başlarına gelecek olaylar karşısında sabırlı olmaya çağırmıştır.
Nitekim Rasülullah, Mekke’de Ammar’ın anasını-babasını dayanılmaz işkenceler altında gördüğünde onlara sadece şunu söylemişti:
“Ey Yasir ailesi! sabır!.. Bu çektikleriniz karşılığında size vaad edilen ödül cennettir...”
Kur’an, ilahi emaneti yükleyeceği yürekleri, bu emaneti taşıyacak nitelikte yetiştirip hazırlar. Bu kalpler öylesine zinde, öylesine güçlü ve öylesine bilmediği şeylerden kendisini soyutlamalıydı, öylesine özverili ve kendisini vermiş olmalıydı ki, yeryüzünde başına gelebilecek her türlü belaya katlanabilsin, ahiretten başka bir amacı olmasın, Allah’ın rızasını kazanmaktan başka bir ücret beklemesin. Bu yürekler öylesine eğitilmiş, öylesine hazırlanmış olmalıydılar ki, dünyadan pay alma , kötülük görme, dünyevi nimetlerden mahrum kalkma işkence görme... ta ki ölüme varıncaya dek dünyasal olan her şeyden ilgilerini kessinler. Dünyevi olan yakın erimli ödüllendirmelerden bile... velev ki bu ödül davet etkinliklerinin zafere ulaşması İslam’ın ve müslümanların kafirler karşısında üstünlük sağlaması biçiminde olsun... Ya da aziz olan takdirin önceki hak yalanlayıcılarına (Ad, Semud, Nuh kavimleri gibi örneğin...) yaptığı gibi, şimdi de zalimleri yaptıklarından ötürü hemen yakalarından yapışılıp, cezalandırılmaları şeklinde olsun bu ödüllendirme olayı... Bunların hiçbirisinin kıymeti harbiyesi olmamalıdır o eğitilmiş yüreklerin katında...
Kesinlikle hiçbir aldanmaya uğramadan bu yolun işaretlerini onlara gösterecek; sonuç ne olursa olsun bu yolda sonuna kadar yürümeye azmetmiş kimselerin adımlarını sağlam basmalarını (emin adımlarla yürümelerini) sağlayacaktır. Bu aşamadan sonra artık, Cenab- Hak davet ve onlar hakkında neyin olmasını takdir etmişse o olur. Kanla, kesik başla parçalanmış bedenlerle ve alın terleri ile döşenmiş yollarında yürürken kesinlikle dünyasal bir zafere, galibiyete ya da “hak” la “batıl” ın arasının bu dünyada kesin olarak ayrılmasına iltifat etmezler.
Bu savaş ne siyasi, ne iktisadi, ne de ırksal bir savaştır şayet bu öğelerden birisine dayalı savaş olsaydı, sorun kolaylıkla çözümlenebilirdi. Fakat savaş herşeyden önce bir “iman” savaşıdır; ya küfür veya iman; ya İslam ya da cahiliyye... bunların üçüncü alternatifi yok...
Evet bu bir akide sorunudur, bir inanç savaşıdır... Mü’minler düşmanları ile karşı karşıya geldikleri her yerde ve her zamanda bu hakikatin kesinlikle bilincinde olmalıdırlar. Çünkü düşmanlarının onlara saldırmaları sadece “Aziz” ve “Hamid” olan Allah’a iman etmeleri, sadece O’na ihlasla itaat etmeleri ve boyun eğmeleri yüzündendir.
Mü’minlerle, onların düşmanları arasındaki ezeli ve ebedi savaşın şeklini değiştirme girişimine günümüzde, hristiyan dünyasının, savaşın hakikatı hakkında bizi kandırmalarında tanık olmaktayız. Tarihe yalan söyleterek, Haçlı Savaşları’nın sadece sömürgeciliğin önüne set çekmek için yapılan savaşlar olduğuna bizi inandırmaya çalışmaktadırlar. Hayır kesinlikle böyle bir şey söz konusu değildir. Aksine daha sonraları ortaya çıkan sömürgecilik olgusu, ortaçağda vuku bulan haçlı seferlerinin benzerlerini gerçekleştiremedikleri haçlı ruhunun bir maskesinden öteye bir şey değildir. Bu haçlı ruhu, tarihi süreç içerisinde, çeşitli etnik kökenli müslümanların komutasında teşekkül eden iman kayasına çarparak paramparça olmuştur. Bu komutanlar arasında “Kürt Selahaddin” “Memlüklu Turan Şah” gibi çeşitli etnik kökenlere bağlı komutanlar vardı. Ne var ki bunların hepsi etnik kökenini unutarak akidesini ön plana çıkarmış ve akide sancağı altında zafere erişmiştir!
O halde: “Mü’minler sırf aziz ve hamid olan Allah’a inandıkları için o zalimler onlardan öc aldılar...” (Büruc, 85:8)
Sirk "serike" mastarindan bir fiildir. Sirk sözlükte, mülk saltanata ortak olmak demektir.Bir seyin birden fazla kisiye ait oldugunu gösteriyor.Ayni kökten gelen "esreke"fiili ortak kosmak, ortak olmak anlamina gelir.
Ortak kosana ise Müsrik denir.Kur'an, sirki Hz.Lokmanin diliyle vahyin muhataplari olan bizlere, büyük zülüm olarak ögretir.Dolayisiyla bizlerde bu anlamda Hz.Lokman'in cocuklari sayiliriz.Nitekim Alllah cc Lokman süresinde: "Hani Lokman ogluna -ögüt vererek- demisti ki; "Ey oglum, Allah'a sirk kosma. Süphesiz sirk, gerçekten büyük bir zulümdür." (Lokman Suresi, 13)
Bu ve bunun gibi cagrilar imanin atasi olan peygamberler tarafindan tüm cagrilar IMAN AILESI icin yapila gelmisir.Dolayisiyla peygamberler ailelerini atesten koruyan IMAN AILESI nin reisleri yani babalaridir.Sirk, büyük zulum olmakla kalmiyor ayni zamanda bagislanmaz bir gunah olduguda, nisa süresi 48 de söyle haber veriyor:
"Kuskusuz Allah cc kendisine ortak kosulmasini bagislamaz.Fakat diledigi kimselerin bunun disindaki gunahlarini bagislar.Allah'a ortak kosan kimseler (ona) iftira ederek korkunc bir gunah islemis olurlar."
Sirk en büyük zulumdur. Cünkü insanin ruhsal bagimsizliginin önündeki en büyük engeldir.Sirkin tanimi Allah'tan baskasina ilahlik yakistirmak olduguna göre bu durum kisinin vehim ve heveslerine tapinmasi anlamina gelir.
Vehim peygamberimizin dilinde anlami kalp hastaligidir.Cünkü insan tanrilik vehmettigi seyin ruhunu satin almasina izin vermistir. Böyle kimseler Allah ile iliski kurma firsatini kacirmistir.
1. Sirkin zülüm olusunda ki en büyük etken; Allah'a ait bir niteligin, ondan baskasina yakistirmaktir.Böyle bir kimse, Allah'in hukukuna tecavuz etmeye yeltenmis , onun sifatlarinda tasarruf etme curretinde bulunmustur.Allah kendisine sirk kosan kimsenin zulmunden zarar görmeyecegine göre, bu zulum sahibine geri dönecektir.
2.Allah'a ait nitelikleri, tanriliktan hic bir sey , ister inek , isterse tas insan veya agac olsun, zulmun diger bir anlami olan olan ( bir seyi yerinden etmek) tamda burda kendini bulur.Cünkü burda esya yerinden edilmis, olmamasi greken yere konmustur.
3. Birde kisinin kendi kendine zulmu vardir.Nitekim (yunus suresi 44.)ayette Allah söyle buyuruyor: "Allah insanlara hicbir seyle zulmetmez.Fakat onlar kendi nefislerine zulum ederler." Burda Allah kullarina zulmedici olmadigini acikca beyan ediyor.
Cünkü sirk, Allah'in kuluna olan sevgisine en agir ihanettir.Kisi böyle yapmakla gercekte (haddi asan olur.)Hemen belirtelim ki ulemaya göre sirkin affi, tövbeye baglanmis, bunun disindaki günahlari Allah dilerse affeder demislerdir.En iyisini Allah bilir.Sirkin günümüzdeki en populer ve revacta olani ise; Yani Allah tan bagimsiz hayat alanlari istemektir. Yani Allah'in karismadigi , moda tabiriyle (kamusal alan)lar.
Böylede düsünebiliriz.Lat ,menat ve uzzanin yanina bu sefer adini bizim koydugumuz kamusal putu! putlarin adlari zamana göre degisebiliyormus. Düsünen beyinler bilirki,(Allah'im sen oraya karis ,bende buraya karisayim.Göklere karis, ama yerlere karisma)demek , Allah ile pazarlik yapmaktir.Iman eden biri bilir ki; Allah hayatin her alanina mudahildir. Bunun aksini düsünmek sirktir. Oysa ki, Allah'tan arindirilan bir hayat tarzi, ruhunu kaybetmis cesede benzer. Unutmayalim ! Cesetler cabuk kokusur.Günümüz dünyasinda Allah tan yada Allah in kutsadigi seylerden uzak tutulan hayat alanlarinin durumu ortadayken bunun insanlara hos gösterilmeye calisilmasi, ölü yüzü pudralamaktan öteye gecmez.
Allah cc El- meliku-l mülk olandir. Mülkünün sahibi oldugu gibi , mülkünde de ortaklik kabul istemeyendir.
Bu gercek Kur'an da : Göktede ilah olan, yerdede ilah olan o dur ve o sonsuz hikmet sahibidir.(zuhruf 85)
Allah in gökte ilah olusuna - mecburen- boyun eymek fakat insana emanet ettigi su misafirhanedeki hayati, Allah tan koparmaya ondan kacirmaya ve ondan calmaya calismak!! evet hirsizlik kötüdür. Lakin dayali döseli evinizi actiginiz en mükemmel sofralarada agirladiginiz misafirin calmaya kalkismasi, evinizi gasp etmeye ugramasi hem kötü hemde edepsizliktir. Cünkü o öyle bir edepsizliktir ki, ev de misafirde misafirin hayatida O'an aittir.Durum böyle olunca Allah'in hayata mudahil olmadigini düsünmek ilahi emanete kac kere ihanettir.? Simdi bu konuda su ilahi sese kulak verelim: Allah hic bir hain nankörü sevmez.(hac suresi 38)
Oysa ki, Allah müslüman hayatinin merkezinde yer alir.Mu'min hayatinin her alaninda Allah ile beraberdir.Cünkü o bilirki, Allah'li hayat anlamli hayattir. Onun icin müslüman Allah yokmus gibi konusmaz, tam tersine müslüman akli, Allahli yasar, Allahli konusur ve Allahli düsünür.
Müslüman acisinin zirvesinde "Allah" der. O'nun davasinda düsman üzerine yürüdügünde "Allah Allah" der. Gücünü toplamasi gerektiginde "Ya Allah " heyecanlandiginda "Allahuekber", bir ise girisirken "Bismillah, karar verdiginde "Biiznillah hayran oldugunda ,"Masallah"arzuladiginda "Insallah" Kizdiginda "fesubhanelllah" özür dilediginde "Estagfirullah" ,yemin ettiginde "vallah-i billah";üzüldügünde "La havle vela kuvvete illa billah" ve her halukarda ise "Elhamdulilllah" der.
Iste imanin insa ettigi yapi taslari olan bu dil , islami hayat tasarrufunda merkezinde Allahin yer aldiginin en carpici örnegidir.Bu dil ayni zamanda Sirkten uzak durmak icin gösterilen hassasiyetin en carpici örnegidir. Aslinda tüm sirk türleri özünde, kendi kendine yettigi düsüncesinden dogar, bu ise seytani bir düsüncedir bilinen gercektir ki insan yavrusu, diger memelilerden daha fazla anneye muhtactir. Hz. Mevlananin da belirttigi gibi; bir anne cocugunu dokuz ay karninda, iki yil kucaginda bir ömür ise kalbinde tasir. Insan insana bu kadar muhtac iken nasil Allah'a muhtac olmaz? Muhtac olan hic bir sey ise ilah olamaz.Biz su ilahi ögretiye iman ediyoruz ki:
O Allah, bir tek olandir. Samettir, yani o tüm varligin sebebi olan mutlak varliktir. O dogmamistir ve dogrulmamistir. Hic bir sey ona es ve denk olmamistir.(ihlas suresi) Konumuzu Efendimizin (as) tavsiye ettigi su dua ile bitirelim.
Bile bile sirk kosmaktan Allah'a siginirim. Bilmediklerimdende Allah' tan af dilerim.(amin)
Şimdi şehitler ölmüştür. Biz ölülerse diriyiz. Şehitler, söyleyeceğini söyledi. Biz sağırlara ise seslenildi. Ölümü seçme yürekliliği gösterenler gitti. Artık bir an bile yaşayamazlardı. Biz utanmazlarsa kaldık. Asırlardır bekliyoruz. Alçaklığın sembolü dünya, yüceliğin sembolü olan Hüseyin ve Zeynep için ağladığımıza gülse de yerindedir. Biz alçakların o yüceler arasında bulunması ise tarihin başka bir zulmüdür.
Bugün şehitler, çağrılarını kendi kanlarıyla duyurmuş bulunmaktadır. Tarih boyunca oturanları ayaklanmaya çağırmak üzere gözlerini gözlerime dikip yere serilmişlerdir.
Kendi kültür ve tarihimizde; insanlığın yaratmış olduğu yüce cevherler, tarihi diriltip harekete geçiren canlı maddeler ve insana “Allah”a doğru yükselebileceğini öğreten ilahi dersler saklıdır. Bütün bu yüce ve ilahi değerlerin mirası da biz güçsüz ve alçakların eline düşmüştür.
Biz İslam tarihinde cihatların, şehadetlerin ve yüce değerlerin varisiyiz. İşte biz bunların varisiyiz. Öyleyse içimizden insanlığa örneklik edecek ümmet çıkarmalıyız.
“Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık!
İnsanlar üzerine tanık olasınız;
Rasul de sizin üzerinize tanık olsun diye” [26/43]
Biz; şehitlerimizin, mücahitlerimizin, imamlarımızın, inanç ve kitabımızın mirasından örnek bir ümmet oluşturmakla yükümlüyüz. Böylece insanlar üzerinde tanık olacağız. Rasul de bize örnek ve tanık olacaktır.
İnsanlığı diriltecek ve harekete geçirecek bu ağır risalet, günlük hayatlarını bile sürdürmekten aciz olan bizlerin sırtına yüklenmiştir.
Allah’ım! Bu ne hikmettir?
Vahşet dolu günlük yaşantımızın pislik ve bataklığında yüzmekte olan bizler, Allah katındaki şehadet ve huzurları Kerbela’da kanıtlanmış kadın, erkek ve çocukların yasında bulunuyoruz.
Bu nedir? Allah’ım!
Hüseyin soyuna başka bir zulüm mü?
Şimdi şehitler işlerini bitirmiş bulunmaktadır. Biz de kimsesizler akşamında ağlayıp bu işin bitmiş olduğunu duyuracağız.
Oysa biz, Hüseyin için ağlama, Hüseyin’i sevme görüntüsü altında Yezid’le el ele vermiş, aynı yaşam öyküsünü paylaşmaktayız. Hüseyin ise bu öykünün son bulmasını istiyor.
Şimdi şehitler işlerini bitirmiş bulunmaktadır! Sönüp gitmişler! Hepsi rollerini güzelce oynadı. Öğretmen, müezzin, yaşlı, genç, kadın, hizmetçi, efendi, soylu ve çocuk… her biri bütün çocuklara, yaşlılara, kadınlara; büyük küçük herkese örnek olacak bir ölümü seçerek orada kendi sınıflarını temsil ettiler.
Bu şehitler o gün iki şey yaptı. Hüseyin’den kölesine, çocuğundan kardeşine, öğrencisinden, öğretmenine, soylusundan sade vatandaşına kadar hepsi, tarih boyunca yaşayacak bütün insanlara; güç yetirdiklerinde nasıl yaşamaları gerektiğini, yetiremediklerinde ise nasıl ölmeleri gerektiğini öğretmek üzere, şahadetle yüz yüze gelmiştir.
Bu şehitler bir şey daha yapmıştır: Her biri, egemen rejimlerin politika, din, sanat, felsefe, ahlak, duygu, düşünce ve insanlığı kendi isteklerine kurban edip zulüm ve cinayetlerine araç olarak kullandıklarına tanıklık ettiler.
Tarihe egemen olan kişi zalim ve canidir. Birçok kadın celladın kırbaçları altında solumuştu. Kan pahasına ahırlar yapmışlardır. Tarih boyunca bütün dönem ve kuşaklarda kölelik ve katliam genellikle kadınlar, çocuklar, erkekler, kahramanlar, köleler ve öğretmenlere uygulanmıştır.
Şimdi, ise Hüseyin, bütün varlığıyla tarih mahkemesinde tüm mazlumlar yararına tanıklık etmek üzere Fırat’ın yanı başına gelmiş bulunmaktadır.
Tarihe egemen olan bu celladın tarih boyunca genç beyinleri yediğine tanıklık edecektir.
Ali Ekber’le tanıklık edecektir.
Cinayet rejimlerinde kahramanların nasıl öldürüldüğüne tanıklık edecektir.
Kendisini adayarak tanıklık edecektir!
Tarihe egemen rejimlerde kadınların ya tutsaklığı seçerek harem kulları olmaları gerektiğine ya da özgürlüğü seçerek şehid olmaları gerektiğine tanıklık edecektir.
Zeneb’iyle!
Zulüm ve cinayet rejimlerinde celladın, bebeklere bile acımadığına tanıklık edecektir.
Kendi bebeğiyle!
Ve Hüseyin bütün canlılığıyla;
Tarihin cinayet mahkemesinde, mazlum ve savunmasız kalmış kimselerin yararına tanıklık etmek üzere gelmiştir.
Mahkeme artık bitmiştir. Hüseyin davetini, bütün varlık ve imkanlarıyla duyurmuştur.
Arkadaşlar!
Sizin de gördüğünüz gibi düşmandan önce dostun eliyle kurban edilen şu Şia’da; toplum ve tarihi diriltecek büyük dersler saklıdır. Büyük sermayeler, yüce ruhlar ve ilahi değerler vardır.
Tarihimizde var olan sermayelerin en değerlisi şehadettir. Celal’in deyişiyle biz:
“Şehadet geleneğini unutup,
Şehitlere mezarcılık
Yapmaya başladığımız günden beri
Kara ölüme boyun eğmişiz.
Kadın ve erkeklerimiz,
Ali şiası olacağı yerde,
Hüseyin ve Zeynep şiası olacağı,
Yani şehitlere uyacağı yerde
Şehitlerin yasını tutmaya başladığı
Günden beri sürekli
Yasta kalmışız”
Hüseyni mesajı, sevgili arkadaşlarının mesajını nekadar da ustaca değiştirmişlerdir.
Tüm sevdiklerini kanlar içinde gören Hüseyin, karşısında kindar ve yağmacı düşmandan başkasını göremeyen Hüseyin seslenir:
“Bana yardım edip öç alacak kimse yok mu?”
Ona yardım edip öç alacak kimse olup olmadığını bilmiyor mu? Bu soru geleceğe ve bize sorulmuş bir sorudur. Bu soru, Hüseyin’in beklentisini açıklıyor. Şehitleri sevip sayan herkese şehadet çağrısı yapıyor.
Ancak biz, her dönemde taraftar isteyen bu çağrıyı, bu yardım beklentisini söndürdük. Nasıl? İnsanlara “Hüseyin’in istediği gözyaşıdır, iniltidir; başka bir mesajı yoktur” diyerek! “Ölmüştür, dolayısıyla yasını tutacak kimseler arıyor; her yerde ve dönemde açtığı yolda yürüyecek kimseler arayan tanık, şehit ve hazır biri değil”, diyerek!
Evet bize bunlar söylenmiştir ve hala da söyleniyor.
Her devrimin iki yönü vardır:
“Kan” ve “Mesaj”
Ve şehit, yani hazır!
Kızıl ölümü, yüce değerle uğruna girişeceği cihatta kullanabileceği tek silah olarak kendi elleriyle seçen kimseler şehittir. Tanık yaşıyor, bulunuyor, gözlüyor… yalnız Allah’ın katında değil, insanların katında da yaşıyor. Her yerde ve her zaman.
Her türlü aşağılığa sessiz kalanlar ise yaşadıkları sürece tarihin sönük ve aşağılık ölüleri olmaya mahkumdurlar. Bir bakın! Bugün; kaçabilecekleri yüzlerce sığınak, sığınabilecekleri yüzlerce şeri hüküm varken Hüseyin’le birlikte ölümü seçenler mi, yoksa Hüseyin’i bırakıp Yezid karşısında susmayı tercih edenler mi yaşıyor? Hala diri olanlar kimler?
Diriliği, hareket eden bir vücut olarak algılamayan herkes, Hüseyin’in diri ve tanık oluşunu bütün varlığıyla duyumsar. Aşağılık karşısında susmuş kimselerin de yaşadıkça ölü olduklarını bilir.
Onlar güç yetirememenin, zulme karşı cihattan muaf kıldığını düşünen kimselerle düşmana üstün gelmeyi yenmek olarak algılayan kimselere “Hayır!” diyorlar. Böylece şehit, “güç yetirememe” ve “yenememe” dönemlerinde düşmana kendi ölümüyle üstün gelen; yenemezse de rüsvay eden kimsedir. İşte Hüseyin bu mesajı öğretti ve bunun gerçekleşebileceğini gözler önüne serdi.
Şehit tarihin kalbidir.
Kalbin kurumuş damarlara kan gönderip dirilttiği şehit; ölüme kendiliğinden koşan bireylerin imanlarını kendiliğinden bıraktığı aşamalı bir ölümle karşı karşıya gelmiş, boyun eğen, sorumluluğunu unutmuş, insan olma inancını yitirmiş bir toplum ile yaşam, hareket ve yaratıcılıktan yoksun bir tarihi diriltir. Kalp gibi, toplum da kurumuş damarlara kendi kanlarını ulaştırır. Şehadetin en büyük mucizesi ise her kuşağa yeni bir “kendine inanma duygusu” kazandırmasıdır.
Şehit aramızda bulunuyor!
Sürekli olarak yaşıyor!
Nasıl kaybolsun!
Hüseyin bize, şehadetinden de büyük bir ders vermiştir. Bu ders, haccı yarıda bırakıp, şehadete doğru yola çıkmasıdır. Bütün atalarının bu geleneği diriltmek için cihad ettiği haccı yarıda bırakıp şehadete koşar. İbrahimi sünnet hacc merasimini, imametin tavafa denk olduğunu öğretmeden bitirmez. Hüseyin’in haccı yarıda bırakarak Kerbela’ya doğru yola çıktığı an tavaflarını onsuz sürdürenler, o esnada Muaviye’nin Yeşil Saray’ını tavaf edenlere denktir. Çünkü şehit, adalet savaşlarına tanıklık eder. Hazır oluşuyla da bütün insanlara, “Hak ile batıl arasında geçen savaşa katılmadıktan sonra nerede olursan ol, ne fark eder?” mesajını verir.
Hak ile batılın çarpıştığı savaş alanında olmadıktan sonra; çağının şahidi, toplumunun şehidi olmadıktan sonra nerede olursan ol! İster namaza dur, ister içki sofrasına otur; ne fark eder!
İslam kardeşleri! İslam'ın temelini oluşturması sebebiyle şimdi Kelime-i Tevhid'in anlamı ve kapsamı hakkında biraz daha düşünelim. Ona inanır ve onun gücüyle İslam'a girerseniz; onu bütünüyle anlar, hayatınızı ona göre şekillendirir ve gerçek Müslümanlar olursunuz. O olmadan ne İslam'a girebilirsiniz ne de Müslüman kalabilirsiniz.
Kıssadan Hisse
Allah onu Kelime-i Tayyibe, gönül alıcı güzel 'söz' olarak adlandırır ve şöyle açıklar.
"Allah'ın bu güzel sözü nasıl meydana getirdiğinin farkında değimlisiniz? O, sımsıkı kök salmış ve dalları Cennet'e uzanan güzel bir ağaca benzer. Yaratan'ın izniyle her an meyve verir. Allah kendileri hakkında düşünmeleri için insanlara ibret verici hikayeler gösterir. Ve kelime-i kabih'in (kötü söz) hikayesi de çürük bir ağacınkine benzer -kökünden sökülmüştür ve devamlılığı yoktur. Allah sağlam sözü seçenlere bu dünyada ki hayatlarında güç verir ve yanlış yapanları engellemez. Çünkü O her istediğini yapar" (İbrahim, 24-27)
Kelime-i Tayyibe burada Allah'ın emriyle her zaman bereketli meyveler sunmaya devam eden, kökleri yeryüzüne sıkı sıkıya bağlanmış ve dalları gökyüzüne uzanan soylu bir ağaca benzetilmiş. Kelime-i Kabih ise onun karşısında kökleri sağlam bir temele tutunmadığından kolayca sökülüp alınabilecek fakir, sığ bir toprakta kendi kendine yetişmiş bir bitki gibi, kötü ya da aslı bozulmuş bir kelime, yanlış inanç ve temeli olmayan bir söz gibi görülmüş.
Bu benzetme o kadar güzel ve ilgi çekicidir ki üzerinde düşündükçe alınacak yeni bir ders çıkar.
İki çeşit ağaç
İki cins ağaç düşünün. Meşe ağacına bir bakın. Kökleri toprağa nasıl sıkı sıkıya tutunmuş, boyu nasıl yücelere erişmiş, geniş dalları üzerinde ne kadar güzel yaprakları yetişmiştir. Bu ağaç böyle bir güce ve ihtişama nasıl sahip olabildi? Sebep, meyvesi olan meşe palamudunun yaradılışındadır. Büyük ağaç olması için tohumunda doğuştan gelen bir hak var. Ve bu hak o kadar belliydi ki, talepte bulunduğu zaman toprak, su, hava, sıcak gün ve serin gece, yani ihtiyaç duyduğu her madde ona istediği her şeyi vermeyi kabul etti.
Böyle ulu bir ağaç olma meziyeti, yararlı meyveler vermesi ve yüceliğindeki asaletle muazzam bir ağaç olmayı hak ettiğini gösterdi ve birleşerek ona yardım eden yerin ve göğün güçleri haklı çıktılar. Dahası, yardım etmek onların göreviydi çünkü toprağın, suyun, havanın ve diğerlerinin sahibi oldukları besleme, geliştirme ve olgunlaştırma gücü onlara soylu ağaçlara yardım etmeleri amacıyla verildi.
Fakat kendi kendilerine yetişen vahşi otlar ne olacak? Güçsüz ve meziyetsiz olduklarından, kökleri toprağa iyi tutunamadığından bir çocuk tarafından bile koparılabilirdi. O kadar güçsüzdürler ki rüzgarla bile solabilirler. Dokunduğunuz zaman dikenleri batabilir. Eğer tadına bakarsanız acı ve zehirli olabilirler. Her gün bunlar gibi kaç tanesinin tomurcuklanıp kaç tanesinin solup gittiğini sadece Allah bilir. Peki niçin böyleler? Sebep şu ki onlar meşe palamudunun sahip olduğu ve meşe ağacının büyümesine izin veren o hakka sahip değildirler.
Soylu ağaçlar olmadığı zaman toprak, yaradılışı gereği kendini nadasa bırakmaz ve çalıların, işe yaramaz otların büyümesine izin verir. Su besin, hava da enerji verir fakat hiç biri bu bitkilerin varlık hakkını meşe ağacınınkini kabul ettikleri gibi kabul etmezler. Bu yüzden ne toprak derinlere kök salmaları için onlara yardım eder; ne su gelişmeleri için onları gönülden besler; ne de hava yardımcı olmaya isteklidir. Bu yüzden bu fakir kaynakla, bu bitkiler sağlıksız, lezzetsiz, genellikle dikenleri ve zehirli meyvelere sahip olarak yetişirler. Bu da gösterir ki, yeryüzü ve gökyüzü bu tür bitkilerin yetişmesine yardım etmek için yaratılmamıştır.
Şimdi bu iki örneği karşınıza alın ve Kelime-i Tayyib ile Kelime-i Kabih arasındaki farkı etraflıca düşünün.
Kelime-i Tayyib'in Özellikleri
Kelime-i Tayyib gerçek bir "kelime"dir; o kadar gerçektir ki bütün dünyada ondan daha gerçeği bulunamaz; tıpkı Allah'ın bütün evrenin tek ilahı olduğu gibi. Yerdeki ve göklerdeki her şey buna tanıklık eder. İnsanlar, hayvanlar, ağaçlar, taşlar, kum taneleri, çağlayan ırmaklar, parlayan güneş -bunların içinde Allah'tan başka biri tarafından yaratılmış, hayatını başka birinin yardımıyla sürdüren ve Allah'tan başkasının yok edebileceği herhangi bir nesne var mıdır?
Bütün evren Allah tarafından yaratılmıştır ve hayatı ve devamlılığı O'nun merhametine bağlıdır; tek efendi ve yönetici Allah'tır. Ve siz "Bu dünyadaki hakimiyet sadece Allah'a aittir" dediğinizde, göklerdeki ve yerdeki her şey size "Doğru söyledin. Buna hepimiz tanığız" der. O'nun önünde eğildiğinizde evrendeki her şey sizinle birlikte eğilir, çünkü her şey ona itaat eder. O'nun emirlerine uyduğunuzda dünyadaki her şey aynısını yapar. O'nun yolunda giderken yalnız değilsinizdir. Aslında, göklerin ve yerin orduları sizinle birliktedirler: gökteki güneşten, en küçük bir kum tanesine kadar her şey onun döşediği yoldan giderler. O'na güvendiğinizde önemsiz bir güce değil, Kainat'ın Efendisi'nin gücüne güvenmiş olursunuz.
Kelime-i Tayyib'e inanan ve hayatını ona göre şekillendiren birini, yerine ve göklerin bütün güçlerinin destekleyeceğini şimdi anlayabilirsiniz. O kişi bu dünyadaki ve öbür dünyadaki hayatlarında bolluk içinde olacaktır. Bir an için bile yenilgi ve kayba uğramayacaktır. Bu, Allah'ın başta belirttiğim ayetinde de açıkça söylendiği gibi Kelime-i Tevhid kökleri toprağa sıkıca bağlı, dalları gökyüzüne uzanan ve Allah'ın izniyle sürekli meyve veren bir ağaca benzer.
Kelime-i Kabih'in özellikleri
Buna karşılık, Kelime-i Kabih'in anlamı nedir? Bu, ya Allah yok demektir ya da O'nun ilahi gücünü paylaşan başka biri var demektir. Bir düşünün, bundan daha asılsız ve boş bir düşünce olabilir mi? Dünyada bunun herhangi bir kanıtı var mı? Bir ateist Allah'ın olmadığını söyler fakat yerdeki ve gökteki her şey onu yalanlar: "Hepimiz gibi seni de Allah yarattı ve bu talihsiz sözleri söyleyen dili de sana O verdi." Bir putperest ise Allah'a ve ilahi gücüne ortak koşarak başka tanrıların da yaşama gücü verdiğini; onların da her şeyin üzerinde güçleri olup kaderlerimizi belirleyebileceklerini; korkulmayı ve güvenilmeyi hak ettiklerini; Allah'ınkilerin yanı sıra onların buyruklarına, emirlerine ve kanunlarına da uyulması gerektiğini söyler. Ancak yerdeki ve göklerdeki her şey bu iddianın kesinlikle bir yalan ve gerçeğe tamamen aykırı olduğunu kanıtlar.
Şimdi düşünün, böyle asılsız bir düşünceye inanan ve ona göre bir hayat süren birisi bu dünyada ve ahrette nasıl refah bulur. Allah bu gibi insanlara acımış ve onlara belirli bir süre daha hayatlarını devam ettirmeleri için izin vermiştir. Doğa ise onları bir süre için besleyecek fakat bunu hak ettikleri için yapmayacaktır. Çünkü bu insanlar biraz önce bahsettiğim, kendiliğinden yetişmiş çalılara ve işe yaramaz otlara benzerler.
Karşılaştırma Sonuçları
Aynı tezat meyveler arasında da vardır. Kelime-i Tayyib tatlı meyveler verir; dünyada barışı kurar. İyiliği, gerçekliği ve adaleti hakim kılar ve insanlar bundan faydalanır. Fakat Kelime-i Kabih gibi günahkar bir kökten nasıl bir ağaç yetiştirebilirsiniz? Büyüdükçe dikenli dallar sürgün verir; damarlarından zehir akar. Böyle dallarda acı ve zehirli meyvelerden başka bir şey yetişmesine imkan var mıdır?
Küfürün, putperestliğin ve maddeciliğin hakim olduğu yerlerde neler olduğunu kendi gözlerinizle görebilirsiniz; insanoğlu kendisinin yıkıcılığı altında eziliyor. Devamlı savaş hazırlıkları yapılıyor. Nükleer silahlar ve zehirli gazlar üretiliyor. Devletler, yok etmek için birbirlerine saldırıyor. Güçlü olanlar güçsüz olanların elinden ekmeğini alıyor, ordu ve polisle onları sindirerek hapis ve ölümle tehdid ediyorlar. Güçsüzler hiçbir yerde güçlerin baskısından kaçamıyorlar.
Bireylere gelince, onların ahlakları da şeytanı bile utandıracak kadar bozulmuş. İnsanlar artık hayvanların bile yapmaya çekindiği şeyleri yapıyorlar. Zengin, fakiri kendisine hizmet etmeye mecbur bir köleymiş gibi çalışmaya zorlayarak, faiz alarak ve sömürerek onun kanını emiyor. İnsan haysiyeti ve hakları ayaklar altına alınıyor. İnsanlar fiziksel zevklerine bir engel koymadıklarından kürtaj yaygınlaşmıştır. Eş değiştirme bile yapılmaktadır.
Bu yüzden Kelime-i Kabih bitkisi nerede ve ne zaman yetişirse yetişsin dallarının dikenli, meyvelerinin acı ve zehirli olması sizi şaşırtmasın.
Bu iki sözden bahsettikten sonra Allah şöyle söyler:
"Allah, gerek dünya hayatında, gerekse ahirette mü'minleri değişmez söze bağlı tutar. Allah zalimleri ise saptırır. Allah dilediğini yapar." (İbrahim 27)
Yani Allah, Kelime-i Tayyib'e bağlananlara bu dünyada ve ahrette kuvvet ve dayanma gücü verecektir. Buna karşılık kelime-i Kabih'e bağlananların çabalarını boşa çıkaracaktır. Bu dünyada ve öbür dünyada, karşılığını alacakları hiçbir iyi iş yapmayacaklardır.
Kelime-i Tevhid'e İnananlar Niçin Gelişmiş Değiller?
Kelime-i Tayyib ile Kelime-i Kabih arasındaki farkı ve getirdikleri sonuçları duydunuz kardeşlerim. Şimdi diyeceksiniz ki, biz Kelime-i Tayyib'e inanıyoruz fakat neden inançsızlar kadar gelişmiş değiliz.
Bu soruya cevap vermek zorundayım ve vereceğim. Ama sözlerime tepki göstermeden önce doğru söyleyip söylemediğimi kalplerinize sormanızı istiyorum.
İlk önce Kelime-i Tevhid'e inandığınız doğru değildir. Ona inanmak sadece söylemek değildir. O kalbinizde kök salmalı, zıt görüşleri etkisiz kılmalı, karşı davranışları engellemelidir.
Allah adına söyleyin kardeşlerim bunları gerçekleştirebiliyor musunuz? Fikirleri Kelime-i Tayyib'e tamamen zıt olan yüzlerce putperest aranızda yaşamıyor mu? Allah'tan başka nesneler önünde başları eğilenler, onun dışındaki güçlerden korkanlar Müslümanların kendileri değil mi? O'ndan başka kimselerden yardım ve destek beklemiyorlar mı? Şeriat'a değil geleneksel kurallara uyulan mahkemelere gitmiyorlar mı? Ufak bir maddi çıkar uğruna Allah'ın yasalarını çiğnemekte tereddüt etmeyen, Allah'ın gazabından değil de inançsızların öfkesinden korkan insanlar yok mu aramızda? Kafirleri memnun etmek için ellerinden geleni yaparlarken Allah'ın yasalarını uydurma sayarak O'nun isteklerini yerine getirmeye hiç yanaşmayanlar yok mu?
Bütün bunlar gerçek değilse Allah için söyleyin. Ve eğer gerçekse Kelime-i Tayyib'e inandığınız halde gelişememekten yakınmanız için haklı bir gerekçeniz var mıdır? Önce Kelime-i Tayyib'e inanmalı, sonra da çizdiği yaşam düzenine uymalısınız. Eğer hala hayatlarınız o, toprağı kökleriyle derinden kavrayan ve bereketli dalları gökyüzüne uzanan ağaçlarınkine benzemiyorsa o zaman Allah'ın size tutmadığı sözler verdiğine inanabilirsiniz.
Kelime-i Kabih'i İzleyenler Gelişmiş mi?
Kelime-i Kabih'e inananların bu dünyada refah içinde oldukları ise yanlıştır. Gerçek şu ki bu insanlar ne gelişmiş ne de gelişmekteler. Siz onların aşırı servetine, lüks mallarının çokluğuna ve dıştan görünen parlaklıklarına ihtişamına göre bir yargıya varıyorsunuz. Maddi gelişmişlik gerçek gelişmişlik değildir. Kaç tanesinde iç huzuru olduğunu onların yüreklerine sorun. Çünkü lüks içinde yaşasalar bile yüreklerinde, onları yoran, üzen bir cehennem ateşi yanar. Allah'ın yasaklarına itaatsizlik, evleri nasıl cehenneme çevirmiştir? Avrupa'da ve Amerika'da intiharlar ve boşanmalar niçin böylesine çoğalmaktadır? Katliamlar, doğum kontrolü ve kürtajlarla insan nesli nasıl azalmaktadır? Uyuşturucular ve alkol yüzlerce insanın hayatını nasıl mahvetmektedir? Çeşitli ülkeler ve sınıflar arasındaki ekonomik gelişme ve Pazar hakimiyeti için verilen korkunç uğraşın nasıl çığırından çıktığına bir bakın. Kıskançlık, ihanet ve düşmanlık insanları birbirleriyle nasıl savaştırıyor. Meslekler arasındaki çılgın rekabet hayatı pek çok insan için nasıl acımasız bir hale getiriyor? Ve bu gün uzaktan bakılınca cennet gibi gözüken o kocaman görkemli şehirler, sefalet içinde yüzen yüzlerce ve binlerce insan barındırıyor. Buna refah diyebilir misiniz? İmrenerek aradığınız şey bu mu?
Kardeşlerim! Allah'ın sözlerinin gerçek dışı olmayacağını sakın unutmayın. İzlediğiniz zaman sizi bu dünyada başarıya ve öbür dünyada mutluluğa götürecek olan Kelime-i Tayyib'den başka Kelime-i Tevhid yoktur.
Allah'ın varlığını inkar eden hiçbir dünya görüşü ve ideolojisi yoktur ki, O'nun yerine uyduruk bir tanrı koymamış olsun. Bu nedenledir ki mutlak inkar neredeyse imkansız gibidir. Ve yine bu sebeple Kur'an mutlak münkiri adam yerine dahi koymaz ve en çok şirki muhatap alır. Allah'ın varlığını inkar edip O'nun yerine ilkel müşriklerin yaptığı gibi insanlardan da aşağı olan maddeyi yerleştiren materyalizm bu anlamda mutlak inkar ve dinsizlik değil, en pespaye cinsinden şirktir. Daha doğrusu, Kur'an'ın üzerine gittiği ilkel şirkin çağdaş ve geliştirilmiş şeklidir.
Şuurlu, akıllı ve ruhlu bir varlık olan insanın kaynağına maddeyi yerleştiren materyalizm (maddecilik) Allah'ın yaratma kudretini maddeye hasretmiş olmaktadır. Yani Allah'ı inkar edeyim derken maddeyi ilahlaştırmıştır. Şu durumda materyalizm adı verilen bu ilhad (inkar ve dinsizlik) felsefesi de sanıldığı gibi mutlak inkar değil; Allah'ı inkar edeyim derken insandan daha bayağı olan maddeyi tanrılaştıran çağdaş bir şirk; onu savunanlar da çağdaş müşriklerdir.
Materyalizm, bu yeni moda Allah'sızlığı himaye eden ve kabul eden insanların kalitesine bakınca, insan Allah'sız bir dünyayı kimlerin, niçin arzuladıklarını daha iyi anlıyor.
Evet, Allah'sız bir dünyayı kimler, niçin ister? Bu soruya doğru cevap bulabilmemiz için Allah'ın koyduğu yasalara, emir ve yasaklara, özetle Allah'ın nizamına bakmak gerekir.
Allah her türlü zulmü, kula kulluğu, zinayı, içkiyi, fuhşu, kumarı, hırsızlığı, hayasızlığı, sefahati, heva ve hevesi tanrı edinmeyi, adaletsizliği, cehaleti, kibri, hasedi, kötü zannı, dedikoduyu, asabiyeti, laf taşımayı yasaklıyor ve hoşlanmıyor. Adaleti, iyiliği, sabrı, çalışmayı, ilmi, fazileti, infakı, zekatı, namazı, orucu, haccı, düşkünlere vermeyi, zayıfları gözetmeyi, yetime iyi davranmayı, dilenciyi azarlamamayı, yoksulu doyurmayı, ahde vefa göstermeyi, emanete sadakati, boş konuşmamayı, ana-babaya ihsan ile muameleyi, kadınlara iyi davranmayı, insanları sabırla dinleyip sözün en güzeline tabi olmayı ve daha bir çok şeyi emir ve tavsiye ediyor.
Allah, emirlerine uyanları ödüllendireceğini, karşı gelenleri hakimi kendisi olduğu, hiçbir şeyin gizli kalmadığı, iltimas ve rüşvetin geçmediği, hiç kimseye haksızlığın yapılmadığı adil bir mahkemede yargılayıp cezalandıracağını söylüyor.
Şimdi sormak gerek: Böyle bir Allah'ı kimler istemez? Ya da yukarıdaki biçimiyle, Allah'sız bir dünyayı isteyenler kimlerdir?
Zalimlerdir… Namussuzlardır… Ahlaksızlardır… Soygunculardır… Kısaca suçlulardır… Çünkü hiçbir suçlu mahkeme edilmeyi istemez. Zalimler adaleti, katiller mahkemeyi, soyguncular yargılanmayı sevmezler.
Elbette faziletsizler, fazilete çağıran Allah'a düşman olacaklardır. Sorumsuzca bir hayat sürmek isteyenler Allah'sız bir dünyanın özlemiyle yanıp kavrulacaklardır.
Materyalistlerden "dinsiz" olduklarını söyleyecek kadar "dürüst" olanlar, inkar ettikleri mutlak varlığın yerine başka şeyleri koyarak "dinsizim" dedikleri halde, yalancı konumuna düşüyorlar. Gördüğümüz bütün bu varlıkların nasıl ve kim tarafından yaratıldığı sorununu biraz kurcaladığınızda, söz konusu laik "ate" lerin biraz önce inkar ettikleri Allah'ın yerine alelacele bir tanrı peydahlama telaşına düştüklerini göreceksiniz. O takıp takıştırdıkları, yakıp yakıştırdıkları "cici" tanrı, en az inkarları kadar ciddi "tesadüf tanrısı" dır.